Thursday, October 8, 2026

Thomas Pynchon: Kendinden Sonra Gelen Dünyada


Thomas Pynchon üzerine yazmaya oturduğumda ilk düşündüğüm şey onun kendi kitaplarından biri değil, onun yazdıklarına benzeyen diğer bütün kitaplardı.

Komplolar, birbirine bağlanmaması gereken ayrıntıların birbirine bağlanması, saçma isimler, ansiklopedik sapmalar, araya giren şarkılar, tarihin ciddi bir meseleyle kötü bir şaka arasında gidip gelmesi. Bunların hiçbiri bugünün edebiyatı için sıra dışı şeyler değil. Hatta bazıları neredeyse bayat.

Pynchon için garip olan da biraz bu. Bir yazarın etkisi büyüdükçe kendisinin daha görünür olması beklenir. Onda tersi oldu.

Kendisinden sonra gelenler onun bulduğu ya da kendine özgü biçimde bir araya getirdiği şeyleri o kadar çoğalttılar ki, bugün Pynchon’ı ilk kez okuyan biri bazen kaynağa değil, daha önce gördüğü bir şeye bakıyormuş hissine kapılabiliyor.

Türkçe edebiyatta bunu bana Enis Batur yaşatmıştı. Uzun süre çok yaygın bir üslubun herhangi bir temsilcisi olduğunu sandım, daha sonra herkes tarafından taklit edilen bir biçimin yaratıcısı ve tek sahici sahibi olduğunu anladım, ama bu iki kanaat arasında geçen sürede onun özgünlüğünü görmek gerçekten imkansızdı.

Bu, Pynchon’un da başına gelen tuhaf bir şey: Kendi etkisinin içinde görünmezleşmek.

Onun Nobel’i kazanması ihtimalini benim için ilginç kılan da bu. Pynchon’ın büyük bir yazar olup olmadığı konusunda tereddüdüm yok. Daha zor soru, edebiyatı bu kadar değiştirmiş bir yazarın bugün hâlâ yeni bir şey söylüyormuş gibi duyulup duyulmadığı.

Bir zamanlar

Gravity’s Rainbow 1973’te çıktığında edebiyatın ne yapabileceğine dair sınırı gerçekten ileri çekti. Roket, savaş, kartel, şartlanma, paranoyanın bir bilgi kuramına dönüşmesi.

Kitap 1974 National Book Award‘ı Isaac Bashevis Singer‘ın A Crown of Feathers and Other Stories‘siyle paylaştı; aynı yıl Pulitzer kurmaca jürisinin tavsiyesi danışma kurulu tarafından kabul edilmedi ve kurmaca ödülü verilmedi. Daha o zaman bile kurumlar bu kitapla ne yapacaklarını pek bilemiyordu. Korktular ve kendi sınırlarını yıkıp geçen bu metni görmezden geldiler.

The Crying of Lot 49 ise bugün hâlâ okunabilir durumda ve bence sebebi az ve öz oluşu. Oedipa Maas bir vasiyeti yerine getirmeye çalışırken bir posta şebekesinin izlerini buluyor, ya da bulduğunu sanıyor, ya da birileri ona bulduruyor.

Romanın son cümlesine kadar hangisi olduğu belirsiz kalıyor ve Pynchon o belirsizliği bir kusur değil, romanın konusu hâline getiriyor.

Bunu ilk okuduğumda bende bıraktığı his, bir şeyi anlamamanın da bir bilgi biçimi olabileceğiydi (yirmi yaşında, farklı metinler arasında kendini paralayan biri için sarsıcı bir his).

Mason & Dixon ise, bence, hakkı en az teslim edilen kitabı. On sekizinci yüzyıl İngilizcesini taklit ederek yazılmış; Mason ile Dixon’ın Pennsylvania ve Maryland arasındaki sınırı ölçmesini anlatıyor.

Çizdikleri hat sonradan Kuzey ile Güney arasındaki ayrımın, özellikle de kölelik meselesinin güçlü simgelerinden birine dönüşüyor. Pynchon’ın en iyi olduğu yerlerden biri de burası: Teknik ve başta gayet sıradan görünen bir işin, yıllar sonra bambaşka bir tarihsel anlam kazanmasını izlemek.

Sorun

Bugün Pynchon’ı Nobel açısından zorlaştıran şey kitaplarının kötüleşmiş olması değil. Daha tuhaf bir durum var: Pynchon’la özdeşleşen şeyler, yani gevşek komplo, ansiklopedik dağılma, şarkı sözleri, saçma adlar, tarihin bir şaka gibi anlatılması artık yalnızca ona ait görünmüyor.

DeLillo‘dan David Foster Wallace‘a, oradan da sayamayacağım kadar çok romana geçti. Hatta prestij dizilerinin anlatı mantığına kadar sızdı.

Bugün bir Pynchon romanı açtığınızda, otuz yıldır çeşitli biçimlerde karşılaştığınız pek çok şeyi kaynağından okuyorsunuz; kaynak da bu yüzden eskisi kadar şaşırtmıyor.

Kendisi de son döneminde bu repertuarı büyük ölçüde değiştirmedi. Inherent Vice eğlenceliydi, Bleeding Edge eğlenceliydi, Shadow Ticket de öyle.

Üçünü arka arkaya düşününce aynı yöntemlerin yeniden devreye girdiğini hissediyorum; bundan şikâyetçi olduğumu söyleyemem, ama şaşırdığımı da söyleyemem.

Bir yazarın seksen dokuz yaşında kendini durmadan yenilemesini beklemek insafsızlık olabilir. Yine de Nobel’i düşünürken bir külliyatın hâlâ ileriye doğru bir basıncı olup olmadığına da bakıyorum.

Bir de paranoya meselesi var ve bu bence en acı tarafı. Pynchon paranoyayı kendi edebiyatının temel düşünme biçimlerinden birine çevirdi: Gerçekliğin arkasında bir düzen olabileceği, görünen olayların görünmeyen bağlarla birbirine tutturulduğu şüphesi.

Yarım yüzyıl önce edebiyatın içinde ürkütücü ve tuhaf duran bu bakış bugün sosyal medyada, seçim kampanyalarında ve gündelik haberde zaten karşımıza çıkıyor. Gerçek hayat Pynchon’ın merceğine fazlasıyla yaklaşmış durumda; o mercek de bu yüzden eskisi kadar yabancı görünmüyor.

Adil olmak için şunu eklemem lazım: Gravity’s Rainbow’un savaş ekonomisi üstüne söyledikleri hiç eskimedi. Bir silahın kime ait olduğu sorusunun cevapsız kalması, üretim zincirinin sorumluluğu buharlaştırması, ölümün bir tedarik meselesine dönüşmesi.

Bu kısım bugün 1973’tekinden daha okunaklı. Gravity’s Rainbow’u şimdi açınca hâlâ çok canlı bir kitap buluyorum. Eksilen şey, Pynchon’ı ilk kez okumanın verdiği şaşkınlık olabilir; Nobel’i düşünürken beni tereddütte bırakan da daha çok bu.

Şu meşhur münzevilik meselesine de bir cümle. Pynchon yıllardır fotoğraflardan, uzun söyleşilerden ve edebiyat dünyasının kamusal yüzü olmaktan uzak duruyor.

Bunu bir manifesto gibi sunmadı; yalnızca böyle yaşadı. Zamanla bu yokluk da Pynchon imgesinin bir parçasına dönüştü. Yazarın kendini gizlemesinin, dünya ile arasına mesafe koymak istemesinin bile bir tanıtım stratejisi gibi okunabildiği bir kültürde yaşıyoruz ve bu onun hatası değil.

Bunun Nobel’e resmî bir engel olduğunu düşünmüyorum; olsa olsa tören günü ortaya çıkacak tuhaflığın bir parçası.

Şansı

Düşük. Sıra kadın bir yazarda. Coğrafya Avrupa dışını gösteriyor, doğru, ama Avrupa dışı derken Akademi’nin kastettiği şey Amerika Birleşik Devletleri değil. Amerikan edebiyatına son ödül 2020’de Louise Glück‘e gitti. Kurumun Amerika’yla ilişkisi, en nazik ifadeyle, mesafeli.

Buna bir de şunu ekleyin: Akademi’nin Amerikan postmodernizmine hiçbir zaman sıcak bakmadığı yıllardır bilinen bir şey.

Eski daimî sekreter Horace Engdahl‘ın Amerikan edebiyatını ‘fazla izole, fazla içine kapanık‘ bulduğunu söylediği malum. O görüş kurumdan çıktı ama alışkanlık kaldı.

‘Olmaz‘ diyemem gene de. Pynchon kazanırsa, kararı yalnızca 2026’da yaşayan bir yazara verilmiş bir ödül gibi okumak zor olacak.

İster istemez yirminci yüzyılın ikinci yarısındaki Amerikan postmodernizmine dönük gecikmiş bir selam gibi de görünecek. Akademi ara sıra bir yazarı seçerken onun temsil ettiği dönemi de ödüllendiriyor. Ama olur da kazanırsa medyadan takip edeceğimiz konunun ne olacağını biliyorum: Törene gelecek mi?

Gayet net bir şekilde, hiçbir şüpheye, acabaya gerek duymadan cevap vereyim: Gelmeyecek, gelmez. Siz de onun çalışma odasına giremezsiniz.

Türkçede: 49 Numaralı Parçanın Nidası, çev. Feride Evren Sezer, İthaki Yayınları. Gizli Kusur, aynı çevirmen, gene İthaki. Vineland, çev. Berkan M. Şimşek, İthaki Yayınları. Gravity’s Rainbow’un Türkçesi hâlâ yok ve açıkçası bunun bir gün olacağına dair umudum da pek kalmadı.

No comments:

Post a Comment