Thursday, October 8, 2026

Amitav Ghosh: Gölge Çizgiler Arasında



Bu yazıda rahatsız edici bir cümle kuracak ve arkasında duracağım.

Amitav Ghosh kadın olsaydı, bu listedeki en güçlü aday -en az Alexis Wright kadar- o olurdu. Ghosh‘un yaptığı iş, Akademi’nin son on yıldaki seçimlerinde sık sık öne çıkan başlıkların çoğunu taşıyor: Sömürge tarihinin içeriden yazılması, iklim felaketinin edebî bir mesele hâline getirilmesi, geniş bir külliyat, kırk yıllık bir süreklilik, dünyanın her yerinde okunan çeviriler. Buna rağmen, 2026’da Ghosh’a verilme ihtimali Wright’ınkinden belirgin şekilde düşük.

Aradaki farkı açıklarken dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum: son sekiz yılın sıralamasına.

İbis üçlemesi ve afyon

Ghosh’un merkezi kitabı bence tek bir roman değil, üçlemenin tamamı: Sea of Poppies, River of Smoke, Flood of Fire. Birinci Afyon Savaşı‘na giden yılları anlatıyor.

Doğu Hindistan Şirketi’nin Bengal’de kurduğu afyon ekonomisi köylüleri haşhaş üretimine bağlıyor; ürün Kanton’a taşınıyor, Çin yönetiminin ticareti bastırma girişimlerinin ardından İngiltere askerî güç kullanıyor. Bir imparatorluğun uyuşturucu ticaretini serbest ticaret diliyle savunup silahla güvenceye aldığı dönem.

Romanların gücü, bu devasa meseleyi yukarıdan anlatmamasında.

Gemide bir araya gelen insanlar var: İflas ettirilmiş bir raca, kaçak bir dul, melez Amerikalı bir denizci, Fransız bir yetim. Ghosh onların dilini de karıştırıyor; Bengalce, lascar denizci argosu, pidgin İngilizce, ticaret jargonu iç içe geçiyor.

Kitap okuru bir sözlüğe ihtiyaç duyduğu hissine sokuyor ve sonra o ihtiyacı romanın konusuna dönüştürüyor. Dilin bu kadar karışması süs değil; sömürge düzeninin insanları ve dilleri nasıl birbirine zorla değdirdiğini romanın biçimine taşıyor.

Üçlemeden önce de bir kitabı var ki bana kalırsa en çok konuşulması gereken o: The Shadow Lines. Hindistan’ın bölünmesinin ve sonrasındaki toplumsal şiddetin izlerini Kalküta, Dakka ve Londra arasında parçalanmış bir aile üzerinden anlatıyor.

Romandaki anlatıcı, Tridib’in atlasını açıp Khulna’yı merkez alan ve Srinagar’dan geçen bir çember çiziyor; haritadaki uzaklıklarla siyasi sınırların insan hayatında yarattığı mesafelerin birbirini tutmadığını fark ediyor.

Sınırların insan yapımı olduğunu bilmekle onların içinde yaşamak arasındaki uçurumu bundan iyi anlatan bir sahne bilmiyorum. Bu adada yaşayan bir okur olarak da fazla söze gerek duymuyorum.

Kurmaca dışı yanı da güçlü. The Great Derangement’ta dönüp dolaşıp şu soruya geliyor: Çağdaş ciddi edebî kurgu iklim krizini anlatmakta neden bu kadar zorlanıyor?

Cevabı, kabaca, on dokuzuncu yüzyıl romanının olasılığın, sıradanın ve makul olanın estetiği üzerine kurulmuş olması.

Olağanüstü olan uzun süre melodramın ya da tür edebiyatının alanına itildi; iklim krizi ise tam olarak olağanüstü olayları gündelik hayatın içine sokuyor. Ghosh’a göre türün kendi alışkanlıkları, bugün en çok anlatmamız gereken şeyi görmesini güçleştiriyor.

Bu, son on yılda bir romancının kendi türü hakkında söylediği en ciddi şeylerden biri. Türkçesi de var, Büyük Kaos adıyla yayınlandı.

The Nutmeg’s Curse ise bu düşünceyi sonuna kadar götürüyor. Hollandalıların on yedinci yüzyılda Banda Adaları’nda muskat ticareti uğruna uyguladığı şiddetten yola çıkıp, iklim krizini yüzyıllardır süren sömürgecilik ve kaynak çıkarma mantığıyla ilişkilendiriyor.

Toprağı, bitkiyi ve insanı hammaddeye çeviren bakışın dört yüz yıllık devamı. Beni ikna eden tarafı, bu büyük tezi havada bırakmaması; her şeyi küçük bir ada, bir baharat ve orada yaşanan somut tarih üzerinden kurması.

Pozitif ayrımcılık meselesi

Şimdi asıl mesele. Akademi son sekiz yılda kadın-erkek sırasını bir kez bile bozmadı. Bunun yalnızca tesadüf olduğuna inanmıyorum; ben bu örüntüyü, ödülün tarihindeki açık cinsiyet dengesizliğini düzeltmeye dönük bir iradenin işareti olarak okuyorum.

Ödülün ilk yüz yılında kadın yazarlara verilen ödül sayısı utanç verecek kadar azdı. Son yıllardaki dengeyi geç kalmış bir telafi çabası olarak görmek bana yanlış gelmiyor.

Kendi adıma bu yöndeki tercihten rahatsız değilim. Hatta bunun Ghosh gibi çok güçlü bir erkek yazarın birkaç yıl daha beklemesi anlamına gelmesine de itiraz etmiyorum.

Nobel’in tarihi zaten eşit koşullarda yürütülmüş bir yarışın tarihi değil. Geçmişte sürekli geride bırakılan kadın yazarların bugün daha görünür hâle gelmesinin, o sırada bekleyen bazı erkek yazarlar açısından can sıkıcı sonuçları olabilir. Ghosh da onlardan biri.

Rahatsız edici tarafı şu; edebiyat ödüllerini tek tek yazarların liyakatini tartan bir terazi gibi düşünmeye alışıyoruz. Nobel ise hiçbir zaman yalnızca bunu yapmadı; hangi dillerin, coğrafyaların ve yazarların merkezde tutulacağını da belirledi.

Bu yüzden geçmişteki büyük dengesizlikleri hesaba katmadan yalnızca “bu yıl kim daha çok hak ediyor?” diye sormak bana eksik geliyor.

Ghosh yetmiş yaşında ve yazmaya devam ediyor. Bu yıl olmazsa da zamanın tamamen tükendiği bir yerde değil; en azından şimdilik.

Şansı

Orta. Hindistan edebiyatının Nobel’deki tek ismi hâlâ 1913’te ödülü alan Tagore. Ghosh elbette uzun yıllardır Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan, hayatı ve edebiyatı birden fazla coğrafyaya yayılan bir yazar; yine de külliyatının tarihsel ve edebî merkezi Hindistan ve Bengal.

Yüz on yılı aşan bu aradan sonra Akademi’nin Hint edebiyatından bir yazara yeniden yönelmesi bana şaşırtıcı gelmez. İngilizce yazması da metinlerinin Akademi üyelerine çeviri aracılığı olmadan ulaşabilmesini sağlıyor; bunu küçük bir avantaj sayarım.

Aleyhine: İngilizce dünyası sıkışık, sıra kadında ve Ghosh’un son dönem kitaplarının ağırlığı kurmaca dışına kaydı. Artık yalnızca romancı olarak konuşulan bir yazar değil; iklim, sömürgecilik ve tarih üzerine denemeleri de külliyatın merkezine yerleşti. Bunun Akademi’nin işini kolaylaştırdığından emin değilim.

Alırsa şaşırmam, ama bu sene değil.
________________________________________
Türkçede: İbis üçlemesi Alfa Yayıncılık’ta, Süha Sertabiboğlu çevirisiyle: Haşhaş Denizi, Dumanlı Nehir, Ateş Tufanı. Silah Adası, çev. Mehtap Özer Isović; Büyük Kaos: İklim Değişikliği ve Hiç Düşünülmeyenler, çev. İrem Uzunhasanoğlu; ikisi de Timaş Yayınları’nda. Daha eski çeviriler arasında Sırça Saray (çev. H. Gülru Yüksel, Bilge Kültür Sanat) ve Kalküta Kromozomu (çev. Mert Onaran, Vatan Kitap) da var. Bu listedeki dokuz isim içinde, Murakami’yi saymazsak, Türkçede en iyi temsil edilen yazarlardan biri Ghosh.

No comments:

Post a Comment