
Saat ikiyi biraz geçiyordu. Kapı açıldı, daimî sekreter kalabalığa doğru yürüdü ve adı okudu: Anne Carson.
İlk tepkim sevinç oldu. İkinci tepkim, iki hafta önce yazdığım yazıyı açıp yeniden okumak.
Orada ne demiştim? “Carson hak ediyor mu? Bence dünyada bu ödülü hak eden ilk beş isimden biri. Alır mı? Sanmıyorum.”
Kendi yanılgılarım arasında bugüne kadar bana en mutluluk verenlerden biri bu.
Nerede yanıldım?
Dürüstce kişisel bir muhasebeye girişmeyi denemek istiyorum:
Tutturduğum şey rotasyon oldu. 2018’den beri bozulmayan cinsiyet sırasının bu sene bir kadında olduğunu yazdım, doğru çıktı.
Coğrafya da Avrupa‘nın dışına çıktı, gerçi benim beklediğim yöne değil; Kanada‘yı kastetmiyordum. Carson, Alice Munro‘dan on üç yıl sonra ülkesinin ikinci Nobel‘i.
Tutmayan iki argümanım var: Birincisi, Akademi’nin Dylan ve Handke krizlerinden sonra türsüzlükten çekindiği, külliyatı tarif edilebilir yazarlara yöneldiği iddiası. İkincisi, vasiyetteki “idealist yönelim” maddesinin Carson’ın işiyle çeliştiği.
Üçüncü bir argümanım daha vardı: Şiire verilen ödüllerin seyrekleştiğini, Akademi’nin bir şair seçerken artık tek ve tanınabilir bir ses aradığını yazmıştım. Carson’ın böyle bir sesi yok, çünkü bilerek yok etti. Altı yıl sonra kapanan bu kuraklık, Glück‘ünkinden tamamen başka bir şiir anlayışına açıldı.
Birincisinde tersyüz edildim, hem de en güzel biçimde. Akademi, benim risk diye saydığım şeyi gerekçenin kendisi yaptı. Yazdıkları cümlede Carson’ın klasik gelenekle oyuncu bir diyalog kurarak çağdaş edebiyata yeni biçimler yarattığı söyleniyor.
Yani “bu kadın ne yazıyor, belli değil” itirazı, “yeni biçimler” diye yeniden adlandırıldı. Tarif edilemezliğin kusur sayılmaktan çıkıp liyakat sayılması, 2016’dan beri ilk defa oluyor ve bu sefer edebiyatın dışından değil, tam merkezinden geliyor. Fark burada.
İkinci yanlışım ise beni sadece mutlu eden değil, Nobel komitesine duyduğum saygıyı güçlendiren bir unsur; Ben “idealist yönelim“i bir içerik ölçütü gibi okumuştum: Tanıklık, direnç, tarihsel bir hesaplaşma.
Akademi bu sene o maddeyi içerikten alıp biçime taşıdı. Yönelim, artık bir konuya doğru değil, bir imkâna doğru. Yeni bir form kurmak, dünyanın anlatılabileceğine dair bir iddia taşır; o iddianın kendisi idealisttir.
Yüz yirmi yıldır tartışılan maddenin anlamını böyle okumak bugüne kadar rastladığımız bir şey değil, bu kendi içinde de devrimci bir hamle.
Nobel 21 yüzyılda hala anlam taşımaya devam ediyorsa bunun bir nedeni de bu dönüşebilme, yenilenebilme kapasitesi ve Bob Dylan’a ödül veren komitenin bunu yapacak cesarette olmadığını düşünmek benim hatamdı.
Neden mutluyum
Carson’ın yaptığı işi ilk yazıda kurduğum çerçeveye oturtacak olursam, ödülün bugünkü asıl işlevinin kanonu genişletmek olduğunu söylemiştim, ve bunun sadece siyasi değil edebî bir mesele olduğunu: “Öteki sayılana nasıl baktığımız, edebiyatın temelinde duran şey.”
Carson tam da bunun üstünde çalışıyor, üstelik en zor yerinden. Onun ötekisi bir çağdaş değil, iki bin beş yüz yıl önce ölmüş biri.
Sappho’nun papirüsü yırtık; Carson o yırtıkları köşeli parantezlerle metnin içinde bırakıyor. Yani başkasına tam olarak ulaşamayacağımızı kabul ediyor, ama ulaşma çabasından da vazgeçmiyor. İkisini aynı sayfada tutmak, bu işin en zor kısmı.
Çeviri meselesi de burada duruyor ve dizinin baştan beri döndüğü yere bağlanıyor. Bir kitabın bir dilden bir başkasına geçmesi, ilk yazıda anlattığım gibi, para ve cesaret işi.
Ama Carson bize bundan önceki katmanı hatırlatıyor: Çeviri, kaybı göze almaktır. Her çeviri bir eksilme, ve o eksilmeye rağmen yapılıyor. Akademi’nin bir çevirmen-şaire ödül vermesi, kendi kurucu işlevine de bir selam aslında.
Kimliklerin birbirine çarptığı, herkesin herkesi bir cümlede özetlediği bir çağda bundan daha yerinde bir ödül düşünemiyorum. Carson bize anlamanın eksik kalacağını, eksik kalmanın da bir son olmadığını gösteriyor.
Haber verildiğinde Carson İzlanda’daymış, rüzgârı dinliyormuş. İlk söylediği şey de kitabının kapağına bir etiket yapıştırılacağı olmuş. Yetmiş altı yaşında bir klasik filologdan beklenecek en doğru cevap.
Şimdi ne olacak
Birinci yazıda ödülü bir dikkat paratoneri diye tarif etmiştim. Şimdi o mekanizmanın çalışmasını izleyeceğiz. Türkçede Carson’ın iki kitabı var, ikisi de Metis’te: Kırmızının Otobiyografisi, Aslı Biçen çevirisiyle, ve Kocanın Güzelliği. Yıllardır raflarda duruyorlar ve hak ettikleri ilgiyi hiç görmediler.
Önümüzdeki haftalarda ikisi de tükenecek, sonra yeni baskılar gelecek, sonra birileri Nox’u Türkçeye kazandırmanın yolunu arayacak. Kutu hâlinde basılmış, katlanmış tek bir kâğıttan oluşan bir kitabı Türkiye’de basmak kolay iş değil. Umarım biri denemeye kalkar.
Dizide konuştuğum diğer sekiz isim için de söyleyeceklerim değişmedi. Wright hâlâ bu ödülün en net borçlu olduğu yazar. Can Xue hâlâ Türkçede tek bir kitabı olmayan bir dev. Murakami için toplanan kalabalık dün gene hayal kırıklığına uğraşmış bir biçimde dağıldı.
Bugün, Stockholm’de o kapı açılıp kapandıktan sonra, dünyanın her yerinde yüzlerce yazar kendi kapısını kapattı. Kapıların arkalarında olan şeyi artık yazarların kendilerinden başka kimse göremez; biri sabaha karşı aynı cümleyi altıncı kez siliyor.
Biri tek bir sözcüğü bulamadığı için üç gündür aynı paragrafta duruyor. Bir çevirmen, Yunancada bir kelimenin iki anlama birden geldiğini fark ettiği için haftalardır ilerleyemiyor.
Bir diğeri, dört yıldır üstünde çalıştığı kitabın aslında yazılmaması gerektiğini anlıyor ve gene de devam ediyor. Odaların içinde ses yok. Başını kapıdan içeri çevirmeden geçen giden birinin, içinde hayatın olmadığını sanacağı kadar sessiz.
Oysa edebiyat diye bir şey var, hayattan daha güçlü ve doğum yeri de o kapalı kapıların ardındaki odalar. Kitaplar sonradan raflara diziliyor, ödüller sonradan veriliyor, listeler sonradan yapılıyor. Önce o sessizlik var. İnsanın kendi kafasının içinde, kimseye hesap vermeden, hiçbir karşılığı garanti olmadan, bir cümlenin doğru hâlini aramaya koyulması. Beş bin yıldır yapılıyor ve hâlâ kolaylaşmadı.
Stockholm’deki kapı yılda bir kez, birkaç saniyeliğine açılıyor ve bir isim söylüyor. Öteki kapılar her gün kapanıyor, hiçbir isim söylemeden. Ödülün yapabileceği en iyi şey, o kapalı kapıların ardındaki işin birazcık daha görünür olması.
Carson bugün İzlanda’da rüzgârı dinliyordu. Yarın, büyük ihtimalle, yarım kalmış bir Yunanca satırın başına dönecek. Edebiyat insan var oldukça hep sürecek.
No comments:
Post a Comment