Bir şairin asıl coğrafyası, üzerinde yürüdüğü toprak parçası değil, zihninde sürekli genişleyen o tekinsiz boşluktur. Zeki Ali şiirine yaklaşırken onu belirli bir enlem ve boylama, yani Kıbrıs’ın o hem politik hem de turistik sınırlarına hapsedilmiş bir "yerel ses" olarak dinlemenin, ona yapılacak bir haksızlık olacağını hissediyorum. Çünkü onun poetikası, bir yere ait olmanın huzuru üzerine değil, tam aksine, yerleşik olan her şeye —ister bir ulus-devletin katı sınırları olsun, ister bir aile evinin sıcak ama boğucu oturma odası— duyulan o köklü güvensizlik üzerine kuruludur.
Bu yüzden benim için Zeki Ali’yi okumak, bir coğrafyayı tanımak değil; coğrafyanın hükmünü yitirdiği, pusulaların şaştığı ve öznenin "ev" dediği mitik sığınağı kendi elleriyle ateşe verdiği bir yersiz-yurtsuzlaşma (deterritorialization) serüvenine tanıklık etmek ve hatta onunla birlikte yersizleşmek, yurtsuzlaşmak demek.
Yine bu nedenle de bence, Zeki Ali’nin anlatısı, "Kıbrıslıtürk Şiiri" antolojilerindeki o kronolojik dizgenin uslu bir parçası olmaya müsait değil. Karşımızdaki, kendisine doğumundan itibaren giydirilen o ağır, o hamasi deli gömleği –ister 1974 sonrası köpürtülen o "milli dava" şairliği olsun, ister Akdenizli olmanın o hedonist egzotizmi– içinden sıyrılıp; kendine "dilden", "ritimden" ve "mesafeden" bir gövde inşa etme girişimidir. Şair, hayatının önemli bir kesitini okyanus ötesinde, Kanada’nın o "beyaz sessizliği" içinde geçirmiş bir "gönüllü sürgün" olarak; sadece mekânı değil, zamanı da bükmüştür. Ada’ya geri döndüğünde bile bavulunu tam olarak açmamış, ruhunu o "seferilik" halinden indirmemiştir.
Edebi öznenin trajedisi, çoğu zaman arkasını dayayabileceği bir otoritenin yokluğunda değil, mevcut otoritenin onun varoluşsal krizine sağır kalmasında yatar. Zeki Ali şiirinde karşımıza çıkan "yetimlik" hali de budur; ortada simgesel bir "baba" (devlet, resmi tarih, hamaset şiiri) vardır, ancak bu baba, şairin içindeki boşluğu doldurmaktan acizdir. Dolayısıyla buradaki kimsesizlik biyolojik veya siyasi bir yoksunluktan ziyade, ontolojik bir reddediştir. Şair, kendisine sunulan verili soykütüğünü elinin tersiyle iterek, kendi köklerini "yol" üzerinden, "kuş" üzerinden ve "şaman" üzerinden yeniden inşa etmeye girişir.
Dolayısıyla burada sorulması gereken asıl soru, "Bu şair kimdir?" değil; "Bu şair, kendisine dayatılan tanımlara rağmen nasıl var olabilmiştir?" sorusu. Zeki Ali, resmi tarihin o marş ritminde ilerleyen kurgusuna karşı, hayatı bir jazz müzisyeninin "doğaçlama" cesaretiyle karşılayan şiiri, toplumsal hayatın o düzenli, o köşeli, o "dikdörtgen" yapısına karşı; aksak bir ritimle, bir "senkop"la verilmiş estetik bir cevaptır. O, verili bir epistemolojiye yaslanmaz; aksine, zeminin ayağının altından kaydığı, o "yumurta bulantısı" anında; kendi zeminini havada, boşlukta, bir "Yolcu Kuş"un hiç bitmeyecek olan kanat çırpışında kurmaya cüret eder. Bu, bir eve dönüş hikâyesi değil, evin imkânsızlığının ilanıdır.
Şiirin sadece bir dil işçiliği değil, bir varoluş çatışması olduğu o tehlikeli eşikte; Zeki Ali’nin sessiz görünen dizeleri, birdenbire kurulu bütün dengeyi değiştiren radikal bir hamleye dönüşür. Peki şair, restini ne noktada çekti? O da, pekâlâ Adalı şairlerin çoğunun yaptığı gibi, yerel renklerin, yasemin kokularının ve "biz" olmanın konforlu sıcaklığının arkasına saklanıp, risksiz ve "güzel" şiirler yazabilirdi. Ama bunun yerine, Kierkegaard’ın "uçurumun kenarında duyulan baş dönmesi" dediği o tekinsiz aralığı seçti; masaya sadece kelimelerini değil, bizzat "varlığını" sürdü. Şiiri bir "ifade aracı" veya zarif bir estetik haz nesnesi olmaktan çıkarıp, bir "varoluş stratejisi", hatta ciğerlerine dolan o tuzlu ve rutubetli havayı soluyabilmek için geliştirdiği hayati bir "hayatta kalma refleksi"ne dönüştürdüğü an, estetik olanı ontolojik bir zorunlulukla ikame etti.
Şairi "Ben kimim?" sorusundan daha yakıcı ve tehlikeli bir soruya, "Ben, bana rağmen nasıl var olabilirim?" sorusuna fırlatan refleks budur. Çünkü "Ben", Zeki Ali için hazır bir veri, cepte duran bir kimlik kartı veya verili bir konfor alanı değildir; aksine sürekli dağılan, sürekli toparlanması gereken, o "yumurta bulantısı"yla kıvranan tekinsiz bir potansiyeldir. Merkezdeki şairlerin arkalarında yaslanabilecekleri koca gelenekler, heybetli bir Tanzimat deneyimi veya yıkıcı bir Garip akımı ya da söz gelimi bir İngiliz şairin belleğinde Shakespeare’in tekinsiz gölgesi, bir Alman şairin sırtında Goethe’nin anıtsal pelerini asılıyken; Zeki Ali’nin arkasında sadece tarihsel kırılmaların enkazı, göçler ve yarım kalmış hikâyeler durur. O, edebi anlamda soysuzdur. Bu nedenle de soykütüğü olmayan her oğul gibi, o da kendi meşruiyetini boşluktan devşirmek, kendi yasalarını bizzat yazmak ve kendi dilini yoktan icat etmek zorundadır.
Dolayısıyla okumakta olduğunuz bu metin, Zeki Ali’nin dizelerini edebi sanatlar açısından teşrih masasına yatıran soğuk bir otopsi raporu olmayı hedeflemiyor. Aksine, bu metin, şairin Bayan Mavi’deki ilk ürkek "merhaba"sından, Sinemasal ve Zamansız’daki kozmik, boyutsuz hiçliğe uzanan serüvenini; bir "kendini icat etme" mücadelesi olarak okumayı deneyecektir. Haritanın yırtıldığı yerde başlayan, dikdörtgenlerin (okulların, kışlaların, mezarların) köşeli şiddetine karşı döngüsel zamanı savunan ve nihayetinde toprağa değil, boşluğa kök salan bir "şaman"ın zihinsel haritasını çıkarma girişimidir bu. Zira Zeki Ali’yi okumak, sadece bir şairi değil, hem zihinsel hem de fiziksel olarak aidiyetlerin uzağında kalan coğrafyaların boğucu sessizliğinde kendi sesini arayan bireyin trajik ve onurlu yalnızlığını okumaktır.
I. BÖLÜM: KABUĞUN ÇATLADIĞI YER – YOLCU KUŞ VE İMKÂNSIZ GÖÇ (1980’ler)
Zeki Ali’nin ilk dönem şiirlerinde, bilhassa Bayan Mavi dolaylarında gezindiğimizde, henüz tam olarak "kendi sesini" bulamamış, daha çok İkinci Yeni’nin rüzgârıyla, halk şiirinin samimiyeti arasında gidip gelen, biraz da "acemi" bir ses duyarız. Fakat bu acemilik sonradan "ustalıkla" aşılacak bir kusur değil, bilakis şairin bilinçli bir tercihle, bir "strateji" olarak benimseyeceği "kekemeliğin" ilk provalarıdır. Pürüzsüz, belagatli, "tamamlanmış" şiir, iktidarın dilidir. Zeki Ali, eksik bırakarak, sorarak, tamamlamayarak konuşmayı seçer.
Ancak asıl kopuş, Yolcu Kuş (1985) ile gelir. Şiirin adı bile, bir yerleşiklik reddiyesidir. Şiiri açıp okuduğumuzda, karşımıza çıkan "Göç bitmez / imparatorlar değişir göklerde" dizesi, sadece tarihsel bir döngüyü işaret etmez. Burada özne, kendini tarihin "nesnesi" olmaktan çıkarıp, tarihin "tanığı" konumuna yükseltir. İmparatorlar (yani siyasi rejimler, darbeler, Kıbrıs’ın o bitmeyen statüko sorunları) değişir, ama kuşun (şairin/öznenin) varoluşsal devinimi, siyaset üstü bir zorunluluktur. Bu noktada Zeki Ali, Kıbrıslıtürk şiirinin o dönemki baskın eğilimi olan "toplumcu gerçekçi" veya "hamasi" damardan keskin bir bıçakla ayrılır. O, toplumu anlatmaz; toplumun bireyde yarattığı tahribatı, o içsel enkazı anlatır.
Zeki Ali poetikasının belki de en fizyolojik, en sarsıcı nirengi noktası, Yolcu Kuş şiirinin gövdesine yerleştirilmiş o tekinsiz tamlamada saklıdır: "Yumurta bulantısı" . Bu, alelade bir metafor değil, şairin varoluşsal koordinatlarını belirleyen bir "ontolojik alarm" durumudur. Sartre’ın "bulantı"sı , var olanın lüzumsuzluğundan ve dünyanın katı gerçekliğinden duyulan bir tiksinti iken; Zeki Ali’nin "yumurta bulantısı", henüz var olmamışın, kabuğun içinde sıkışıp kalmış o saf potansiyelin sancısıdır. "Loş yuva" güvenlidir, sıcaktır; ancak hareket etmeyen her şey gibi, o kapalı devre de zamanla zehir üretmeye başlar. İçerideki "öz", kabuğa sığamaz hale geldiğinde yaşanan o baş dönmesi, o kusma isteği, aslında yaşama dürtüsünün ta kendisidir. Şair için bu bulantı, bir hastalık değil, harekete geçirici bir motivdir; kuşu (özneyi) o güvenli hiçlikten, tekinsiz bir "oluş"a, yani uçuşa zorlayan biyolojik bir ihtar.
Yumurta, kapalı bir evrendir. Güvenlidir, sıcaktır, ama aynı zamanda bir hapishanedir. Şair, "loş bir yuva" derken, ana rahmini, evi, adayı, o "biz" olma halini kasteder. Ama bu loşluk, artık huzur vermez; çünkü özne bireyleşme sancısı çekmektedir. Kabuğu kırmak, dışarıdaki tekinsizliğe, "karanlığa" adım atmak demektir. Şiirdeki "Nereye konsam / bir çiçek oyalantısı" dizesindeki "oyalantı" kelimesi, dilin imkânlarını zorlayan harika bir buluştur. Hayat, aşk, devrim, mücadele... Hepsi birer "oyalantı"dır aslında. Asıl gerçek, o bitmeyen, o hedefsiz uçuştur. "Bir kaçış mı? Bir varış mı?" sorusu, yanıtlanmak için değil, askıda kalmak için sorulmuştur. Şair, teleolojik bir tarih anlayışını (bir yere varacağız, kurtulacağız inancını) reddeder. Yolun kendisi, varışın ta kendisidir. Peki neden bulantı? Sartre’ın varoluşsal köksüzlüğünden farklı bir nüans vardır burada; Zeki Ali’deki bulantı, potansiyelin, yani "henüz olmamışın" sancısıdır. Kabuk içeriden zorlanmaktadır, çünkü mevcut form artık çürümeye yüz tutmuştur ve yaşam, ancak o kabuğun kırılmasıyla, yani babanın yasasının ihlaliyle mümkün olacaktır.
Ancak "Yolcu Kuş"un kanatlarındaki o tortuyu, sadece metaforik bir kaçış arzusuyla açıklamak yetersiz kalır. Zeki Ali’nin biyografisindeki o devasa boşluk, o "beyaz sessizlik", yani Kanada yılları, şiirin ontolojik zemininde derin bir fay hattı yaratmıştır. Şair, uzun yıllar boyunca Kuzey Amerika’nın o uçsuz bucaksız, o anonim coğrafyasında "gönüllü bir sürgün" (self-exile) yaşamış; dili, kimliği ve belleği o buzdan parantezin içinde dondurmuştur. Edward Said’in "entelektüel sürgün" dediği şeyden farklı bir durumdur bu; Zeki Ali, Kanada’da bir fikir mücadelesi vermemiş, bir "hiçliğin" içinde demlenmiştir.
Asıl trajedi, dönüşte başlar. Adaya, o "loş yuva"ya geri döndüğünde, şair artık bir "yerli" değil, kendi evine sızmış bir "hayalet"tir. Ulysses evine döndüğünde onu sadık köpeği Argos tanımıştı; Zeki Ali döndüğünde ise onu tanıyan tek şey, bıraktığı o "yumurta bulantısı"dır. Kanada’dan getirdiği o mesafe, o "soğuk bakış", adanın sıcak, yapışkan ve içli dışlı ilişkiler ağını bir röntgen cihazı gibi tarar. Şair artık "biz"in bir parçası değil, "biz"e dışarıdan, okyanus ötesi bir teleskopla bakan bir yabancıdır. Dönüş, bir vuslat değil, bir hesaplaşmadır. "Buradayım ama aslında hâlâ oradayım, o boşluktayım" diyen bir "çifte yokluk" hali. İşte şiirindeki o kekre tat, o yerleşememe huzursuzluğu, bu coğrafi şizofreniden, bu kapatılamayan mesafeden beslenir.
Bu noktada şiiri metinlerarasılık bağlamında düşünürsek, Zeki Ali’nin kuşu, belki de Attar’ın Simurg’una bir naziredir ama tersten bir nazire. Simurg yolculuğunda kuşlar sonunda "kendilerine" varırlar ve bu bir "bütünlük" (vahdet) anıdır. Zeki Ali’nin kuşu ise parçalanmışlığa varır. "Altımda nehirler kol kol / damar damar / denizleri emzirir" derken, doğayla kurduğu ilişki panteist bir birlikten çok, erotik ve kaotik bir akıştır. Öznenin sınırları erir, nehre, denize karışır ama bu karışma bir huzur değil, bir "dağılma" halidir.
Bu dönemde şairin "astral seyahat" izleklerine yönelmesi, ilk bakışta sanıldığı gibi new age bir fantezi ya da apolitik bir içe kıvrılma değil, bilakis "Ada" denen o fiziksel ve zihinsel hapishaneden kurtulma çabasının en radikal, en "uç" aşamasıdır. Deniz biter, çünkü deniz de kuşatılmıştır; toprak biter, çünkü toprak parsel parsel "mülkiyet" ve "egemenlik" iddialarıyla kirletilmiştir. Geriye ne kalır? Sadece kozmos. O sahipsiz, bayraksız ve pasaportsuz boşluk. Zeki Ali’nin "boyutlar arası" geçişleri, şairin "yer" kavramını, yani ulus-devletin üzerine inşa edildiği o kutsal "vatan" toprağını tamamen iptal etmesi demektir. Lefkoşa’nın o bölünmüş, yaralı sokakları, tel örgülerle çevrili "Yeşil Hat"tı artık yoktur; çünkü astral bedenin, Birleşmiş Milletler askerine kimlik gösterme zorunluluğu yoktur.
Bilinç, o akışkan uzama geçtiğinde, Kıbrıslıtürk olmanın, azınlık olmanın, tecrit altında yaşamanın o boğucu ağırlığı buharlaşır. Bu, bir kaçış edebiyatı mı? Asla. Bu, Orhan Koçak’ın deyimiyle "bahisleri en tepeye çıkarmak", hatta masayı devirmektir. Şair, dünyayı ve onun üzerindeki o küçük, o komik iktidar oyunlarını karşısına alıp "ben burada oynamıyorum" demez; daha yıkıcı bir şey yapar: "Benim oyun alanım burası değil, sizin kurallarınızın geçmediği tek yer olan zihnimi ve uzayı icat ediyorum" der. Bu tavır, "biyopolitika"ya, yani iktidarın bedeni belirli bir mekâna hapsetme ve orada denetleme arzusuna karşı girişilen "metafizik bir gerilla harbi"dir.
Şamanın göğe yükselişi nasıl ki kabilenin kurallarını aşan bir otorite sağlıyorsa, Zeki Ali’nin kozmik yolculuğu da ona kendi kendini siyasal bir düğümle boğan bir ülkenin vatandaşı olmaktan, "evrensel" bir toz zerresi olmaya giden yolu açar. Siyasi ambargoların, girilmesi yasak askeri bölgelerin, diplomatik krizlerin, müzakere masalarının hükmü stratosferde biter. Şairin Zamansız kitabındaki o boyutsuzluk, aslında Kıbrıs sorununun o bitmeyen "zamansal donmuşluğuna", adadaki zamanın bir türlü akmayışına verilmiş en estetik yanıttır. Siyaset zamanı durduruyorsa, şair zamanı tamamen ortadan kaldırır. Bu, "yerel" olanın trajedisinden "evrensel" olanın hiçliğine sığınmak değil, o hiçliği bir özgürlük alanı olarak yeniden haritalandırmaktır.
Gözlerini kapatıp "astral" olana daldığında şair, aslında en politik eylemini gerçekleştirir: Sınırı ihlal eder. Hem de mayınlara basmadan, nöbetçilere görünmeden. "Ben"in inşası, artık coğrafyaya değil, o sınırsız boşluğa, o "yurtsuzluğun" mutlak iktidarına dayanır.Şairin "pençelerini toprağa kök salması"nı bir arzu değil de, bir tür "düşüş" gibi betimlemesi de calib-i dikkattir. Modernite, kök salmayı, yerleşmeyi, mülk edinmeyi yüceltir. Zeki Ali için ise kök salmak, hareketsizliktir, yani ölümdür. "Gözlerim azıcık dalsa / toprağa kök salar pençelerim" korkusu, uyanık kalma zorunluluğuna işaret eder. Uyursan, sistem seni yutar. Uyursan, bir "dikdörtgen"in içine hapsedilirsin. Bu uyanıklık hali, ilerleyen dönemlerde "Şaman" figürüyle daha organize bir bilince dönüşecektir ama 1980’lerde henüz ham, saf bir korku ve kaçış dürtüsü olarak tezahür eder.
Zeki Ali, bu dönemde artık kendi "imkânsız yurdunu" inşa etmeye başlamıştır. Bu yurt, Kıbrıs adası değil, "Sözcükler Denizi"dir. Ama bu deniz de fırtınalıdır. Şair, kelimelere tutunarak o bulantıdan kurtulmaya çalışır, lakin kelimeler de kaygandır. "Yazısız fermanlar", dilin ötesindeki o baskın yasayı, Lacan’ın "Büyük Öteki"sini imler. Şair ne kadar kaçarsa kaçsın, o fermanın gölgesi üzerine düşer. Zeki Ali şiirinin trajik boyutu burada da yatar: Kaçışın zorunluluğu ile imkânsızlığı arasındaki o sıkışmışlık. Şiir, bu sıkışmışlıktan doğan bir "çığlık" değil, bir "mırıldanma"dır. Kendine, sadece kendine duyurulan bir mırıldanma.
II. BÖLÜM: DİKDÖRTGENLERİN İKTİDARI VE SÜRÜDEN AYRILAN ŞAMAN (1990’lar)
Doksanlara geldiğimizde, o ilk kaçışın, o naif kanat çırpışın yerini daha sert, daha köşeli bir hesaplaşmaya bıraktığını görürüz. Zeki Ali, Yürek Geometrisi şiirinde, sadece estetik bir form arayışında değildir; o, modern ulus-devletin ve onun "biyopolitik" aygıtlarının (okul, kışla, hastane, hapishane) beden üzerinde kurduğu tahakkümün haritasını çıkarır. Şiirdeki "Hangi köşeyi seçsen / döneceğin yer bir dikdörtgen" dizesi, Foucaultcu anlamda disipliner bir kapatılmadır. Doğa eğriseldir, döngüseldir; oysa iktidar köşelidir. "Bizden öncekiler çizdi bu yolları / bizi okullara gönderip / onlar eklediler bu düzene" derken şair, "baba" metaforunu somutlaştırır. Baba, yani devlet, yani geçmiş kuşak, çocuğu bir dikdörtgenin (sınıfın) içine sokar, oradan çıkarıp başka bir dikdörtgenin (kışlanın) içine atar. Zeki Ali’nin şiirsel öznesi, bu geometrik şiddet karşısında "organik" olanı, yani "yürek" denen o şekilsiz, o kaotik pompayı savunur.
"Şaman" figürünün devreye girdiği nokta da burasıdır. Sürüden Ayrılan Şaman (1999), sadece egzotik bir kültürel öge kullanımı olarak okunamaz. Şaman, dikdörtgenin anti-tezidir. O, yatay düzlemde (toplumsal hiyerarşide) değil, dikey düzlemde (yer altı ve gök yüzü arasında) hareket eder. Jale Parla’nın "Don Kişot" analizindeki o "yersiz yurtsuzluk", şamanda "her yerlilik" halini alır. Şaman, sürüyü terk eder çünkü sürü, dikdörtgenin içinde güvendedir. "Sürüden ayrılmak", kurdun dişlerini, soğuğu, açlığı, yani "çıplak hayatı" göze almaktır. Zeki Ali, bu dönemde dilini de sivriltir; ironi, bir savunma mekanizmasından çıkıp bir saldırı silahına dönüşür. "Mangizdir işin başı" diyen o hicivli ses, kutsal addedilen değerlerin (milliyetçilik, hamaset) aslında ekonomik birer alışverişten ibaret olduğunu faş eder.
Bu noktada bir "epistemolojik kopuş"tan söz edebilir miyiz? Evet! Hatta, sadece söz etmekle kalmamalı, belki de bu kopuşun gürültüsünü de dinlemeliyiz. Çünkü Zeki Ali, "biz" zamirinden "ben" zamirine geçerken yaptığı sadece dilsel bir tercih değildir, aslında Kıbrıslıtürk şiirinin genetik kodlarına işlemiş o "cemaatçi" ruhu, o kolektif ağıt geleneğini de içeriden parçalar. Ada şiiri, on yıllar boyunca "bizim davamız", "bizim acımız", "bizim ölülerimiz" diyen monolitik bir koronun sesi olmuştur. Zeki Ali’nin yaptığı, bu koronun ortasında aniden detone olmak, kendi çatlak sesini o uyumlu bütünlüğe dayatmaktır. Çünkü toplumsal bellek, şairin belleğinde artık taşınabilir bir miras değil, kamburlaştıran bir "yük"e dönüşmüştür. O, herkesin hatırladığını hatırlamak zorunda olmanın getirdiği o boğucu aynılık hissinden kaçar.
Peki, bu yük nasıl atılır? "Şamanın" devreye girişiyle. Şamanın davulu, sadece ritmik bir enstrüman değil, bir "unutuş teknolojisi"dir. Ritüel, geçmişi silmez –bunu yapmak imkânsızdır– ama onu dönüştürür; ham, çiğ ve kanayan acıyı, "estetik" ve "soğuk" bir deneyime tahvil eder. Şaman, sürünün hafızasını taşır ama sürünün yasını tutmaz; o yası "sağaltır". Zeki Ali’nin şiirindeki o ani ritim değişiklikleri, o zihin sıçramaları, aslında belleğin lineer akışını (resmi tarihi) bozarak, zamanı döngüsel bir hale getirme, yani travmayı bir "performansa" dönüştürme çabasıdır. Artık acı, çekilen bir şey değil, "seyredilen" ve davulun vuruşlarıyla "uzaklaştırılan" bir nesnedir
Bu "dikdörtgen"den kaçış ve amorf olana sığınış bahsinde, Zeki Ali şiirinin duyulur duyulmaz, derinden işleyen fon müziğine, yani "Jazz"a değinmeden geçmek, metnin ritmini eksik bırakmak olur. Şair, şiirlerinde doğrudan saksafonlardan ya da kontrbaslardan bahsetmese bile, dizesinin belkemiği jazzın o aksak ritmiyle, o tekinsiz "senkop"la çatılmıştır. Dikdörtgen, marş ritmidir; düzenlidir, öngörülebilirdir, 4/4'lüktür. Oysa Zeki Ali’nin şiiri, tıpkı bir Miles Davis solosunda olduğu gibi, notadan çok "es"lere, yani sessizliğin o gerilimli boşluklarına yaslanır.
Şiirdeki o ani zihin sıçramaları, dizelerin mantıksal bir dizgeyi takip etmek yerine duygu durumuna göre aniden yön değiştirmesi (enjambement), tam anlamıyla bir "doğaçlama" (improvisation) estetiğidir. Şair, kurgusal bir kesinliği reddeder; bunun yerine, anın getirdiği o dumanlı, o belirsiz atmosferi solur. Dizeler, birbiriyle kafiye yapmak için değil, birbirine çarparak yeni bir tını, bir "dissonans" (uyumsuzluk) yaratmak için oradadır. Bu, modernitenin dayattığı o pürüzsüz uyuma karşı, jazzın "kirli", "hırıltılı" ve sahici sesini savunmaktır. Zeki Ali okurken hissettiğimiz o baş dönmesi, şairin bizi melodiye değil, ritmin o öngörülemez savrulmasına davet etmesindendir. O, kelimelerle "swing" yapar; anlamı kaydırır, geciktirir ve tam beklediğimiz anda değil, hiç beklemediğimiz bir "zaman"da (off-beat) vurur!
III. BÖLÜM: GÖZÜN İKTİDARI VE ZAMANSIZ BİR ARAF (2000’ler ve Sinemasal)
İki binli yılların başında, Zeki Ali’nin şiiri, "söz"den "imge"ye doğru radikal bir kayma yaşar. Sinemasal ve Zamansız kitapları, dünyanın artık anlatılabilir bir yer olmaktan çıkıp, ancak "seyredilebilir" bir yer olduğu kabulüne dayanır. Baudrillard’ın simülasyon evreni, Zeki Ali’nin "beyaz perde"sinde karşılığını bulur . Artık olaylar yoktur, olayların görüntüleri vardır. Şair, bu görüntüler arasında bir montajcı gibi çalışır.
Bu dönemde şairin "astral seyahat" izleklerine yönelmesi, "Ada" denen o fiziksel hapishaneden kurtulma çabasının son aşamasıdır. Deniz biter, toprak biter, geriye sadece kozmos kalır. "Boyutlar arası" geçişler, şairin "yer" kavramını tamamen iptal etmesi demektir. Artık ne Lefkoşa vardır ne de başka bir şehir; sadece bilincin o akışkan uzamı vardır. Bu, bir kaçış edebiyatı mıdır? Asla. Aksine şair, dünyayı karşısına alıp "ben burada oynamıyorum" dahi demeye tenezzül etmeden, "benim oyun alanım burası değil" diyerek kendi oyun alanını (uzayı/zihni) icat eder.
IV. BÖLÜM: THANATOS’UN KUCAĞI VE TOPRAĞA DÖNÜŞ (SONUÇ)
Nihayet, yolculuğun "son" durağına, ya da duraksızlığı: Ölüm. Ölüm Şiirleri Antolojisi’ni hazırlayan bir şairin, kendi şiirini ölümle mayalamaması düşünülemez. Ama Zeki Ali’de ölüm, trajik bir son değil, "Yolcu Kuş"nun nihai inişidir. "Ben Ölünce..." şiirindeki o sakin kabulleniş, bir veda mektubu değil, bir durum tespitidir.
"Toprak beni alarak / azar azar geri verecek" dizesi, materyalist bir mistisizmin zirvesidir. Tanrısal bir kata yükselmek yoktur; maddeye, o ezeli ve ebedi döngüye karışmak vardır. Şair, dikdörtgenlerden (tabuttan) artık korkmaz, çünkü o dikdörtgenin içi boşalmıştır; ruh "gezer" haldedir. "Taş Uyur Ruh Gezer" kitabının adı, bu düalizmin manifestosudur. Taş (beden/dünya/dikdörtgen) uyur, yani statiktir; ruh (zihin/şiir/kuş) gezer, yani dinamiktir.
Zeki Ali’nin poetikası, Bayan Mavi’nin o çekingen "merhaba"sından, Zamansız’ın o kozmik sessizliğine uzanan bir hatta, "kendini icat etme"nin en sancılı, en dürüst örneklerinden biridir. O, verili kimliklerin, milli sınırların, hazır kalıpların içine sığmayı reddetmiş; kendi "yurtsuzluğunu" bir yurda dönüştürmüştür. Jale Parla’nın dediği gibi, her büyük metin kendi epistemolojisini yaratırsa eğer, Zeki Ali’nin şiiri de "Kıbrıslıtürk Şiiri" parantezini kırıp, sadece "Şiir" olan o evrensel, o "zamansız" düzleme yerleşmiştir.
Nihayetinde, baştaki "Göç bitti mi?" sorusu, şairin ördüğü bu döngüsel evrende hükümsüz kalır. Çünkü Zeki Ali’nin daha yolun başında, Yolcu Kuş’un kanatlarında bir kehanet gibi fısıldadığı üzere; "Göç bitmez". O sadece ontolojik bir kıyafet değiştirir; yatay düzlemdeki o huzursuz devinim, yerini dikey ve kozmik bir salınıma bırakır. Bedenin "taş"laşıp biyolojik bir uykuya daldığı, ancak imgenin "ruh"laşıp gezmeye, genleşmeye ve sınırları ihlal etmeye devam ettiği o tekinsiz araftır burası.
Şair, kelimeleri bir duvar ustası gibi üst üste dizerek bize içine sığınıp ısınacağımız korunaklı, çatısı çatılmış, sınırları çizilmiş bir "ev" inşa etmemiştir. Aksine o, kelimeleri birer "eksiltme" aracı olarak kullanmış; fazlalıkları yontarak, gürültüyü ayıklayarak, içinde kendi sesimizin –ve kendi kimsesizliğimizin– yankısını duyabileceğimiz devasa, akustik ve "zamansız" bir boşluk yontmuştur. Jazz müziğindeki o son notanın susuşundan sonra havada asılı kalan titreşim neyse, Zeki Ali’nin şiiri de odur: Duyulanın bittiği yerde başlayan o sağır edici anlam.
Dolayısıyla Zeki Ali, dolu olanın değil, boşluğun mimarıdır. O, haritadaki bir adayı değil, zihindeki o "yok-yer"i (non-place) haritalandırmıştır. Bize bıraktığı asıl miras, kâğıda dökülmüş dizelerden ziyade, o dizelerin işaret ettiği, okurun zihninde sürekli genişleyen o muazzam, o doğurgan ve o tamamlanmamış sessizliktir. Göç bitemez; çünkü boşluk, doluluktan daha uzun yaşar.
Şiirin her gerçek okuyuşla birlikte yenilendiğine, yeniden varlık bulduğuna ama yine de kendine ait bir özü muhafaza ettiğine inanan biri olarak size Zeki Ali’nin şiirlerini nasıl okumanız gerektiğine dair bir formül vermek istemiyorum. Sadece haddimi bir parça aşıp ne zaman ve nerede okuyacağınıza dair ufak bir öneri sunmak istiyorum; Lefkoşa’nın Lefkoşa’ya benzemediği ama gene de Lefkoşa olarak kaldığı bir akşamüstü okuyun onu, ne güne ne geceye ait bir saatte. Denizi göstermeyen Kıbrıs fotoğraflarına bakarken okuyun. Kışın okuyun, yağmura sırt çevirmiş sarı kalmakta ısrarcı bir ot parçasının yanından geçerken. Turnalar göçerken okuyun, okuyun ve izin verin bedeniniz toprağa ne kadar bağlı kalırsa kalsın, okudukça içinizden kopan bir şey o yolcu kuşları takip etsin, etsin ve uzak bir noktaya doğru süzülsün, varacak bir yer olmasa bile.
Kasım 2025,