Wednesday, August 19, 2026

Neşe Yaşın: Tarihin Çatlağındaki Üzgün Kız

 


(Ön Not: Bu metin ilk olarak Klaros Dergisi'nin Mayıs 2026 tarihli 16. sayısında yayınlanmıştır.)


"İnsan, sınırları aşarak konuşmak zorundadır, her kelimenin içinden sınırlar geçse bile."

Ingeborg Bachmann

Parçalanmış bir coğrafyanın hafızası, bütünlüklü bir anlatıya izin verir mi? Neşe Yaşın’a ve kırk yılda şiirle, romanla, denemeleriyle kurduğu anlatıya bakarsak, evet. Üstelik belleğin sızlayan çatlağından içeri süzülen ışığın şiirinde bir aydınlanma değil daha çok bir kamaşma, anlık bir körleşme yaratmasına rağmen. Bu körleşme anında Lefkoşa’nın tam orta yerinden geçen keskin hat, haritalarda görülen yeşil mürekkep lekesi[1], şairin zihninde fiziksel bir sınırdan ziyade kapanmayan bir yarığa, sürekli kanayan ontolojik bir "eksikliğe" evrilir. Yara kapanmaz, sadece derinleşir.

Tıpkı Annie Ernaux’nun Seneler boyunca kendi "ben"ini toplumsal tarihin içinde eriterek yok etmesi, "kişisel olmayan bir otobiyografi"yi kurması gibi -ki Ernaux bu yöntemi "Her şey 'biz' diliyle anlatıldı, sanki herkes olaylardan eşit derecede etkilenmiş gibi" diyerek açıklar- Yaşın da kendi hikâyesini adanın yaralı tarihinde eritmeye çalışır. Ancak bir farkla: Ernaux geçmişi soğuk bir cerrah titizliğiyle, sosyolojik bir neşterle kesip masaya yatırırken, Neşe Yaşın geçmişin enkazı altında, hala sıcak ve dumanı tüten yıkıntılar arasında nefes almaya çalışır.

İnsan kendi yuvasında yersizliği solur mu? Solur. Hele ki sığınılan ev, babaların, muktedir tarih yazıcılarının koyduğu yasalarla, geçit vermez duvarlarla parçalanmışsa. Neşe Yaşın bu duvarların dibinde, gölgede kalan "ara bölge"de kurar çadırını. Ne içerisi mevcuttur ne dışarısı. Arafta kalmanın, isimsiz boşlukta salınmanın getirdiği baş dönmesi, dizelerinin ana omurgasını kurar. Coğrafya antik bir kehanet ya da değişmez bir yazgı vasfını yitirdiği bir anlatıdır bu; çözülmesi imkansız her hamlede düğümleri daha da sıkılaşan ontolojik bir açmaza, bir aporiaya dönüşür. Mekân öznenin kendini üzerine inşa edeceği sağlam bir zemin vaat etmez; ayakların altından kayıp giden, haritaların kesinliğine inat sürekli yer değiştiren tekinsiz bir düzlem halini alır. Yurt denilen sınırları tel örgüyle değil bizzat belleğin cerahatiyle çizilmiş alan sevilecek yekpare bir gövde, kucaklanacak somut bir nesne olmaktan uzaktır; ancak parçalanmışlığıyla, eksik bırakılmış yanlarıyla temas kurulabilen mevcut olmayan bir mevcudiyet, bir hayalettir. Yurt artık toprak değil, bir hayaldir.

Şair bu tayfın, bu ele avuca sığmaz gölgenin peşinde soluk soluğa koşarken asıl meselenin yurdu bütünlemek değil kendi benliğindeki onulmaz yarığı, "tamamlanmamışlık" halini ifşa etmek olduğunu sezdirir. Tamamlanmak, bir sona ermek, bir tükeniş, bir ölüm biçimi sayılır; dairenin kapanması hikâyenin bitmesi demektir. Neşe Yaşın’ın metni tam aksine bitimsizliğin, kapanmayan parantezlerin, süregiden bir yasın, kabuk bağlamasına ısrarla izin verilmeyen, sürekli kaşınarak kanatılan taze bir yaranın, dinmeyen bir sızının evidir.

Babaların bilhassa Kıbrıs’taki Türk milliyetçiliğinin "milli şairi" Özker Yaşın’ın[2] inşa ettiği epik dil kızı Neşe Yaşın’ın dünyasında duvara çarparak tuzla buz olur. Baba zaferden, bayraktan, "şehitlik" mertebesinin tartışılmaz kutsiyetinden gür, buyurgan bir erkek sesiyle dem vururken; kızı o kürsüyü terk eder, kelimeleri aşağıya, sokağa, mutfağa, hatta onların da ötesine bilincin alt katmanlarına indirir. Özker Yaşın’ın temsil ettiği kendinden emin monolitik ses Neşe Yaşın’da kırılgan, tereddütlü, fısıltıyla konuşan bir "iç ses"e evrilir. Gürültülü bir baba katli girişimi, bir isyan bayrağı değildir bu; daha çok bir "içeriden kemirme", devasa kahramanlık anlatısının altını usul usul oyma halidir. Onun muhalifliği politik bir kararın da ötesinde varlığının kendinden, neredeyse nefesinden, teninden taşan bir zorunluluktur; sadece orada durduğu, gören bir göze, çarpan bir kalbe sahip olduğu için varoluşunun bizatihi kendisiyle büyük gürültüye "hayır" diyen yazgısal bir aykırılık.

Kapılar şiirindeki kritik eşik "Küçük bir kız çocuğu iken" dizesiyle aralanır. Bu sadece biyografik bir geri dönüş değil, henüz "budanmamış" bir ihtimalin, bir tomurcuğun çiçekleşmeye dair taşıdığı sabırsız umudun kaydıdır. Ancak büyüme serüveni Yaşın’ın dizelerinde serpilip göğe uzanmak manasına gelmez; "uysal birer fidan gibi" ehlileştirilme, toplumsalın görünmez makasıyla şekil verilme sürecidir. Şiir bu süreci masalsı ama bir o kadar da ürpertici bir netlikle betimler:

"Küçük bir kız çocuğu iken / uysal birer fidan gibi büyüdüler / ve parmaklarına pırıltılı halkalar giyip / beyaz güvercinler gibi / tutsak evine girdiler."

O pırıltılı halkalar evliliğin kutsal bağı değil incelikle işlenmiş bir kelepçedir aslında. "Tutsak evi"ne giren kadınlar tarihin yapıcı öznesi olma vasfını yitirir, dekorun tamamlayıcı bir parçasına dönüşür. O an şairin kalemi kağıdın üzerinde bir anlığına duraksar gibidir; çünkü Neşe Yaşın bu dizeleri kurarken sadece bir gözlemci değil aynı zamanda kapının hangi tarafında duracağına dair yakıcı bir etik seçimin kıyısındadır. Kapıyı açıp donmuş zamanın bekçisi mi olacaktır, yoksa kapıyı çarpıp dışarıdaki anlamsız, "güvensiz" ama yaşayan hayata mı karışacaktır? Bu sadece mekânsal bir konumlanış değil varoluşsal bir risk, geri dönüşü olmayan bir seçim. Kapını eşiğinde dururken, içerinin güvenli ölümcüllüğü ile dışarının tehlikeli canlılığı arasındaki sisli bölgede kelimeler birer pusula gibi titrer. Şair kapının ardındaki "tozu alınan" nesnelerden biri olmayı reddederken bu reddin bedelini yani "evsizliği" ve sonsuz bir "araftalığı" da kabullenmiştir artık.

Beklentileri dahi edilgendir; "büyük bir aşkın özlemini" duymaları aktif bir arayıştan ziyade, "çağların içinde bir tablo gibi / donup kalma" arzusudur. Zaman bu "dul odaları"nda akmaz, donar, kristalize olur. Hareket eden tek şey kapının ardındaki dış dünyadır. Şairin vurucu tespitiyle;

"Kapılar çalınırdı / ve kadınlar açarlardı kapıları / geçip giderdi hayat / hergün tozu alınarak / ve parlatılarak."

İçeri giren bir zafer müjdesi ya da beklenen kurtarıcı değildir; sadece nesneleşmiş bir zamandır. Kadınlar tıpkı parlatılan vitrin eşyaları gibi, "ev sahiplerinin" yani savaşı başlatan ve bitiren erkeklerin insafına terk edilmiş "anne bile olamadan / bir kuyruk yıldız olup" gitme tehlikesiyle yaşayan silik gölgeler halini alır. Onlar için zaman durmuştur.

Üzgün Kızların Gizli Tarihi resmi tarihin soğuk, mesafeli, büyük harflerle yazılan olaylarına karşı; mahremin, "küçük"ün, gölgede kalan ayrıntıların tarihini yazma girişimi olarak okunabilir.  Sadece bir roman değil, aynı zamanda arkeolojik bir bellek kazısı, karşı-hafıza inşası. Tarihi yapanların mermer anıtlara isimlerini kazıtanların değil; tarihe maruz kalanların, devasa çarkların dişlileri arasında sessizce ezilenlerin boğuk çığlığı. Ancak kulak tırmalayan ajitatif bir haykırış değildir bu; buzlu bir camın ardından duyulan, mesafeli ama tam da bu mesafeden dolayı sarsıcı bir iniltidir daha çok.

Neşe Yaşın burada kadınlığı biyolojik bir veri ya da kader olarak değil; Virginia Woolf’un "yoksullar, piçler ve kadınlar" diyerek işaret ettiği "dışarıda kalmışlık" üzerinden politik ve estetik bir "konum alış" olarak sahiplenir. Olaylara merkezin kör noktasından değil, "sürgün" yerinden, çatlağın içinden bakma imkânı tanır bu duruş. Şiirlerinde imgelerin yoğunluğu metaforların çok katmanlı, tül ardındaki yapısı arasında dolaşan şair; düzyazıya, romana geçtiğinde dilini seyreltmez aksine yoğunlaştırır. Düzyazısı şiirin bittiği yerde başlayan bir açıklama metni değil aksine şiirin başka araçlarla, daha "doğrudan", daha yalın, insanın yüzüne, gözlerinin içine bakarak konuşan bir devamıdır.

Romanda kurulan dil Mihail Bakhtin’in "diyalojik" dediği; tek bir hakikatin, yazarın mutlak sesinin tahakküm kurmadığı, aksine çok sesli, kendi içinde tartışan bir yapıyı andırır. Ancak bu çok seslilik bir gürültüye dönüşmez; Jale Parla’nın Babalar ve Oğullar incelemesinde Tanzimat romanı için tespit ettiği "baba otoritesi"nin metne sinmiş gölgesi -Parla bunu "oğulların, kaybedilmiş bir babanın arayışı içinde, kendileri vesayet üstlenmek zorunda kalmış otoriter çocuklar" olmasıyla açıklar- Yaşın’da "babanın hayaletiyle" hesaplaşan onu metnin dışına itmeye çalışan bir kız çocuğunun direnişine evrilir. Parla’nın deyişiyle "epistemolojik kopuş" burada eril tarih yazımının kesin "bilgi"sine karşı kadınların "deneyim"inin, bedensel ve duygusal bilginin sahneye sürülmesiyle gerçekleşir.

Neşe Yaşın düzyazı formunu kullanırken bilerek ya da bilmeyerek Walter Benjamin’in Illuminations kitabında yer alan “The Storyteller" (Hikâye anlatıcısı) denemesinde enformasyonun kısır ve anlık doğasına karşı "deneyimin (Erfahrung) ağızdan kulağa aktarılan sıcak bilgeliği" olarak kutsadığı kadim geleneğe yaklaşır. Benjamin'e göre, "Enformasyonun değeri yeni olduğu o anla sınırlıdır; oysa hikâye anlatımı deneyimi aktarır." Benjamin’in modernitenin gürültüsü içinde yitip gittiğini söylediği haberin ve verinin soğuk açıklayıcılığına inat yaşanmışlığın ham, işlenmemiş hakikatini koruyan bir anlatı biçimidir bu. Düzyazının geniş, teferruatlı sahasında gezinirken bile şair gömleğini çıkarmaz; kelimeleri seçerken gösterdiği titizlik, cümleleri kurarken gözettiği ritim, okura anlatının sadece bir olay örgüsü değil aynı zamanda bir dil işçiliği, varoluş estetiği olduğunu da hissettirir. Dışarıdaki dünya ne kadar kaotik ne kadar gürültülü olursa olsun; Yaşın’ın kurduğu metinsel evren kendi iç tutarlılığı, lirik ama dirençli sesiyle, okuru "üzgün kızların" mahrem tarihine, gizli odaya davet eder ve kapıyı usulca üzerlerine kapatır. İçeride ya da dışarıda kalmayı seçmek, kapının hangi yanında yer alacağına karar vermek artık sadece onun değil okurun da etik sorumluluğundadır.

Yalnızlık Neşe Yaşın’ın poetikasında dışarıdan giyilen istenildiğinde çıkarılıp askıya asılan bir kostüm vasfı taşımaz; metnin bizatihi derisi, solunan atmosferi haline gelir. Kalabalıkların, barış eylemlerinin sloganlarla inleyen meydanlarında dahi[3], şair kendi içindeki ıssız, haritalarda yeri bulunmayan adada ikamet etmeye devam eder. Edward Said’in "entelektüel sürgün" tanımındaki huzursuz edici yerleşemeyen, bavulunu asla tam manasıyla açamayan ruh hali Yaşın’da sadece mekânsal bir yer değiştirmeye tekabül etmez. Dilde, kültürde, hatta kendi dişil bedeninde mülteci olma durumunu da imler.

Tıpkı Ingeborg Bachmann’ın "Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, iki insan arasındaki ilişkide başlar" saptaması gibi sürgünlük de Yaşın için devlet sınırlarında değil, "ben" ile "öteki" arasındaki ihlal edilmiş mesafede başlar. "Ölülerimi getirin bana" haykırışı, Sophokles’in Antigone’sinden bu yana iktidarın yüzüne çarpılan sarsıcı bir itirazın modern bir yankısı sayılabilir. Kreon’un yasaları ölüyü bir "hain" ya da "kahraman" olarak kodlayıp kamusallaştırırken; Antigone, tıpkı Neşe Yaşın gibi ölünün "bedenini", çürüyen, insani, politikadan arınmış hakikati talep eder. Şair şehitlik retoriğinin mermer soğukluğuna karşı yas tutabileceği, kaybı sahici kılabileceği, Julia Kristeva’nın "abjection" (iğrenç/atık) kavramıyla ilişkilendirilebilecek sıcak, kanlı zemini mümkün kılar. Çünkü Kristeva'nın dediği gibi "Ceset ölümü işaret etmez, ceset 'ben'in kovulduğu yerdir." Ölüm bile politiktir artık.

Barış Çiçekleri[4] adlı şiirinde de benzer bir yaklaşımla savaşın muktedirlerine "nötron bombası kafalılar" diye haykırırken aslında teknik bir imhadan fazlasını, insana düşman bir zihniyeti işaret eder. Nötron bombası binaları ayakta tutarken içindeki canlı hayatı yok etmek için tasarlanmıştır; şairin öfkesi de tam buna betonu ve sınırları kutsarken insanı harcanabilir bir "atık" olarak gören duygu yoksunu “akla” yöneliktir. Bu zihniyetin yarattığı yıkım sadece şehirlerin iskeletini parçalamakla kalmaz insan ruhunun en ince dokusunu, psişik bütünlüğü de tahrip eder. Walter Benjamin’in tarih meleğinin, geçmişin enkazına bakarken kanatlarını kapatamaması gibi Yaşın da bu yıkımdan gözlerini kaçıramaz. Yeşil Hat, dikenli teller, paslanmış variller, şairin ruhunda edebi bir metafor olmaktan çıkar; Maurice Merleau-Ponty’nin bedensel fenomenolojisinde karşılığını bulan somut, fiziksel bir sızıya, bir "fantom ağrısı"na dönüşür. Kesilen bir uzvun artık orada olmayan bir bacağın yerinde duyulan ısrarlı, zonklayan hayali ağrı, bölünmüş adanın diğer yarısının şairin bilincinde yarattığı etkiyi karşılar. Olmayan, eksilen parça, var olandan daha fazla sızlar daha fazla yer kaplar.

Mekânın bu denli travmatik bir belleğe dönüşmesi başka zamanlarda ve başka coğrafyalarda örneğin ODTÜ yıllarında[5] Ankara’nın gri, bürokratik göğü altında dahi peşini bırakmaz. 1970’lerin devrimci romantizminin rüzgarına kapıldığı anlarda bile, ciğerlerine dolan hava Ankara’nın kuru ayazı değil, Kıbrıs’ın ağır, nemli, tuz ve iyot kokan kederidir. Orhan Koçak’ın Turgut Uyar için yaptığı "bütünleşememek endişesinin kederi" tespiti burada bir "coğrafyayla bütünleşememek" kederine evrilir. Ankara sokaklarında yürürken Akdeniz’in turkuazını değil, kanla kirlenmiş, cesetlerin vurduğu bulanık suları düşlemesi, travmanın zamansallığı askıya aldığının, geçmişin geçmediğinin ispatı olarak okunabilir.

 René Magritte, La reproduction interdite
Şimdiki zaman geçmişin hayaletleri tarafından sürekli işgal altındadır. Neşe Yaşın bu işgali sona erdirmek için değil, bu işgalle yaşamayı öğrenmek, "fantom ağrısı"nı bir yazı disiplinine, bir varoluş estetiğine dönüştürmek için yazar. Şiirlerinde sıkça rastlanan "ayna" metaforu, narsisistik bir kendini seyretme ya da çoğaltma ayini değil, öznenin parçalanma işlevini görür. Bu deneyim Sürrealist ressam René Magritte’in La reproduction interdite (Yeniden Üretim Yasak)[6] tablosundaki ürpertici karşılaşmayı/ karşılamamayı çağırır. Tablodaki figür aynaya bakar, ancak camın soğuk yüzeyi ona kendi suretini, yani beklenen o bütünlüklü "ben"i değil; ısrarla sırtını, yani görülemeyen, "erişilemeyen" arka yanını geri yansıtır. Neşe Yaşın’ın öznesi de benzer bir ontolojik körleşme yaşar; aynaya baktığında gördüğü yüz biyolojik olarak kendisine aittir ama aynı zamanda bir yabancının, "öteki"nin ele geçirilmiş çehresidir. Bu görsel inkar, bu köklü yabancılaşma şairi kendi şiirine kendi kelimelerine bile mesafe almaya, onlara bir başkasının diliymişçesine şüpheyle yaklaşmaya zorlar. Yazdığı her dize aradaki uçurumu kapatma çabası değil aksine Magritte’in aynadaki mantık dışı boşluğu, "yansıyamama" halini görünür kılma uğraşına benzer bir çabadır. Ayna gerçeği söylemez.

Onun şiiri bence bu yüzden sırf siyaseten doğru ve hoş olduğu için uygulanan bir sentez arayışı değil, bir "arada kalmışlık" hatta “dışarı savrulmuşluk” estetiği. Ne Türkiye’deki şiirin kanonuna sığıyor, ne de Rum edebiyatının sınırlarına. Hem antolojilerde her zaman yer sahibi, hem de bu yer sahipliği her zaman eğreti. Bu yersiz yurtsuzluk, bu "evsizlik" onun metnini kırılgan ve dirençli kılan şey. Sınırlar, haritalarda silinse bile, zihinlerdeki barikatlar, "bellek odaları"ndaki kilitli kapılar kolay kolay açılmaz. Neşe Yaşın da kapıların önünde bekleyen, elindeki paslı anahtarla kilidi zorlayan ama kapının açılmasından da, içerideki boşlukla yüzleşmekten de ölesiye korkan "üzgün kız" çocuğu, bu yüzden.

Yazmak, bir iyileşme vaadi, ruhu yatıştıran bir terapi seansı değil bu anlatıda; aksine, kabuk bağlamaya yüz tutan yarayı tırnakla deşme, sızıyı şefkatle değil, inatla taze tutma ısrarı. Unutuşun konforlu, uyuşturucu uykusuna karşı; hatırlamanın yakıcı, azap verici ama haysiyetli aklına sığınmak. Kelimeleri aradaki buzlu camın üzerindeki buğuyu silip hakikati şeffaflaştırmaya yeltenmiyor; nefesiyle buğulanan cama parmak ucuyla yeni, titrek desenler, kendi dünyasının hayaletlerine ait figürler çiziyor sadece. Biz okurlar o desenlerin izini sürerken aslında kendi yalnızlığımıza, kendi "bölünmüşlüğümüze" dokunuyoruz ürpererek. Yalnızlık hepimize bulaşır.

Neşe Yaşın’ın avuçlarımıza bıraktığı anlatı bu yüzden karanlıktan çıkışın haritasını değil; zifiri karanlık bir gecede, iliklere işleyen ayazda ve mutlak kimsesizlikte, kendi kendine mırıldanmanın, boşlukta yankılanan kırık dökük bir insan sesini duyabilmenin verdiği buruk, ama sahici sıcaklığını sunar bize. Tarihin çatlağından akan kan kadar sıcak anlamın, adına şair de deseler, yazar da, aktivist, aydın, entelektüel, ya da her ne isterlerse desinler aslında sadece bütün bunlara şahit olan bir kız çocuğunun buruk gülümsemesinin sıcaklığını.

Bulut Ünvan

Ocak 2026,

Lefkoşa

KAYNAKÇA

·        Bachmann, I. (2019). Malina (P. Boehm, Çev.). New Directions.

·        Bakhtin, M. M. (1981). The dialogic imagination: Four essays (M. Holquist, Ed.; C. Emerson & M. Holquist, Çev.). University of Texas Press.

·        Benjamin, W. (1968). The storyteller: Reflections on the works of Nikolai Leskov. H. Arendt (Ed.), Illuminations: Essays and reflections içinde (H. Zohn, Çev., s. 83–109). Schocken Books.

·        Ernaux, A. (2017). The years (A. L. Strayer, Çev.). Seven Stories Press.

·        Koçak, O. (2011). Bahisleri yükseltmek: Turgut Uyar şiirinde kendini yaratma deneyimi. Metis Yayınları.

·        Kristeva, J. (1982). Powers of horror: An essay on abjection (L. S. Roudiez, Çev.). Columbia University Press.

·        Merleau-Ponty, M. (2012). Phenomenology of perception (D. A. Landes, Çev.). Routledge.

·        Parla, J. (1990). Babalar ve oğullar: Tanzimat romanının epistemolojik temelleri. İletişim Yayınları.

·        Said, E. W. (1994). Representations of the intellectual: The 1993 Reith lectures. Pantheon Books.

·        Sophocles. (1984). Antigone (R. Fagles, Çev.). The three Theban plays içinde. Penguin Classics.

·        Woolf, V. (1989). A room of one's own. Harcourt.

·        Yaşın, M. (1994). Kıbrıslı Türk şiiri antolojisi. Yapı Kredi Yayınları.

·        Yaşın, N. (1992). Kapılar. Cem Yayınları.

·        Yaşın, N. (2002). Üzgün kızların gizli tarihi. İletişim Yayınları.



[1] Yeşil Hat; ismini 1964 yılında Kıbrıs haritası üzerine yeşil bir kalemle çizilen ateşkes sınırından alır. 1974 sonrasında ise adayı coğrafi ve siyasi olarak Kuzey ve Güney ekseninde ikiye bölen, Birleşmiş Milletler denetimindeki insansızlaştırılmış tampon bölgeyi (buffer zone) ifade eder. Dikenli telleri, barikatları, kum torbaları ve terk edilmiş binalarıyla Lefkoşa’yı "dünyanın son bölünmüş başkenti" statüsünde tutan bu hat, iki toplum arasındaki fiziksel kopuşun, diplomatik çözümsüzlüğün ve yıllarca süren mutlak yalıtılmışlığın somut sınırıdır.

[2] Kıbrıs Türk edebiyatında "Milli Şair" unvanıyla anılan ve Neşe Yaşın’ın da babası olan Özker Yaşın (1932-2011); adadaki Türk milliyetçiliğini, 1974 sonrası kurulan düzenin ve resmi ideolojinin en gür sesli savunucusudur. Şiiri, bireysel bir iç döküşten ziyade kitleleri mobilize etmeyi amaçlayan; "bayrak", "toprak", "fetih" ve "şehitlik" kavramlarını tartışılmaz bir kutsiyetle kuşatan epik ve hamasi bir retoriğe yaslanır. Bu bağlamda Özker Yaşın, sadece bir ebeveyn değil, kızı Neşe Yaşın’ın şiirinde usul usul oyarak yapısöküme uğrattığı o eril, militarist ve muktedir "baba yasası"nın da şiirsel halidir.

[3] 2004 Annan Planı referandumuna giden süreçte, bilhassa 2002 ve 2003 yılları arasında Kuzey Kıbrıs, tarihinin en kitlesel ve dönüştürücü toplumsal hareketliliğine sahne olmuştur. Rauf Denktaş’ın simgelediği geleneksel statükocu politikalara ve çözümsüzlüğe karşı yükselen bu itiraz, "Bu Memleket Bizim" platformu etrafında örgütlenmiş ve Lefkoşa’daki İnönü Meydanı’nı hıncahınç dolduran on binlerce Kıbrıslı Türk'ün iradesiyle somutlaşmıştır. Sınır kapılarının 2003 yılında karşılıklı geçişlere açılmasıyla ivme kazanan bu eylemler, toplumun sadece siyasi bir çözüm ve Avrupa Birliği’ne giriş talebini değil; aynı zamanda yıllardır bastırılan "Kıbrıslılık" kimliğinin ve adanın yeniden birleşme arzusunun sokağa taşan tezahürü olarak değerlendirilebilir.

[4] Şairin ilk gençlik yıllarında yazdığı ve hiçbir kitabında yer almayan bu şiir ilk kez Mehmet Yaşın tarafından hazırlanan Kıbrıslı Türk Şiiri Antolojisi’nde yayınlanmıştır.

[5]Neşe Yaşın, ilk ve ortaöğrenimini Lefkoşa Türk Maarif Koleji’nde tamamladıktan sonra üniversite eğitimi için Ankara’ya gitmiş ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Sosyoloji Bölümü’nden mezun olmuştur. 1970’li yılların sonuna, Türkiye’nin en çalkantılı ve politize dönemine denk gelen bu eğitim süreci, onun şiirindeki "toplumsal duyarlılık" ile "bireysel kırılganlık" arasındaki gerilimi besleyen önemli bir entelektüel durak olarak okunabilir.

[6] La reproduction interdite (Yeniden Üretim Yasak); Belçikalı sürrealist ressam René Magritte’in 1937 tarihli ünlü tablosu. Eserde, bir şömine rafının önünde duran erkek figürü (model olarak şair Edward James kullanılmıştır) aynaya bakmaktadır. Ancak ayna optik fizik kurallarına meydan okuyarak adamın yüzünü değil, ısrarla sırtını geri yansıtır. Buna karşılık, şöminenin üzerindeki kitap (Edgar Allan Poe’nun Arthur Gordon Pym’in Öyküsü) aynada doğru bir perspektifle, yani beklendiği gibi yansır. Bu çarpıcı görsel paradoks, öznenin kendi suretine, kendi "hakikatine" ulaşmasının imkânsızlığını; aynanın (ve dolayısıyla sanatın/dilin) gerçeği yansıtmadaki ihanetini vurgular.