Friday, May 29, 2026

ZEKİ ALİ: BİR "YURTSUZ"UN SÜRGÜNÜ VE DİLSEL İKAMETGÂHI


Haritanın Yırtıldığı Yerde Başlayan Yazı

Bir şairin asıl coğrafyası, üzerinde yürüdüğü toprak parçası değil, zihninde sürekli genişleyen o tekinsiz boşluktur. Zeki Ali şiirine yaklaşırken onu belirli bir enlem ve boylama, yani Kıbrıs’ın o hem politik hem de turistik sınırlarına hapsedilmiş bir "yerel ses" olarak dinlemenin, ona yapılacak bir haksızlık olacağını hissediyorum. Çünkü onun poetikası, bir yere ait olmanın huzuru üzerine değil, tam aksine, yerleşik olan her şeye —ister bir ulus-devletin katı sınırları olsun, ister bir aile evinin sıcak ama boğucu oturma odası— duyulan o köklü güvensizlik üzerine kuruludur. 

Bu yüzden benim için Zeki Ali’yi okumak, bir coğrafyayı tanımak değil; coğrafyanın hükmünü yitirdiği, pusulaların şaştığı ve öznenin "ev" dediği mitik sığınağı kendi elleriyle ateşe verdiği bir yersiz-yurtsuzlaşma (deterritorialization) serüvenine tanıklık etmek ve hatta onunla birlikte yersizleşmek, yurtsuzlaşmak demek.

Yine bu nedenle de bence, Zeki Ali’nin anlatısı, "Kıbrıslıtürk Şiiri" antolojilerindeki o kronolojik dizgenin uslu bir parçası olmaya müsait değil. Karşımızdaki, kendisine doğumundan itibaren giydirilen o ağır, o hamasi deli gömleği –ister 1974 sonrası köpürtülen o "milli dava" şairliği olsun, ister Akdenizli olmanın o hedonist egzotizmi– içinden sıyrılıp; kendine "dilden", "ritimden" ve "mesafeden" bir gövde inşa etme girişimidir. Şair, hayatının önemli bir kesitini okyanus ötesinde, Kanada’nın o "beyaz sessizliği" içinde geçirmiş bir "gönüllü sürgün" olarak; sadece mekânı değil, zamanı da bükmüştür. Ada’ya geri döndüğünde bile bavulunu tam olarak açmamış, ruhunu o "seferilik" halinden indirmemiştir.

Edebi öznenin trajedisi, çoğu zaman arkasını dayayabileceği bir otoritenin yokluğunda değil, mevcut otoritenin onun varoluşsal krizine sağır kalmasında yatar. Zeki Ali şiirinde karşımıza çıkan "yetimlik" hali de budur; ortada simgesel bir "baba" (devlet, resmi tarih, hamaset şiiri) vardır, ancak bu baba, şairin içindeki boşluğu doldurmaktan acizdir. Dolayısıyla buradaki kimsesizlik biyolojik veya siyasi bir yoksunluktan ziyade, ontolojik bir reddediştir. Şair, kendisine sunulan verili soykütüğünü elinin tersiyle iterek, kendi köklerini "yol" üzerinden, "kuş" üzerinden ve "şaman" üzerinden yeniden inşa etmeye girişir. 

Dolayısıyla burada sorulması gereken asıl soru, "Bu şair kimdir?" değil; "Bu şair, kendisine dayatılan tanımlara rağmen nasıl var olabilmiştir?" sorusu. Zeki Ali, resmi tarihin o marş ritminde ilerleyen kurgusuna karşı, hayatı bir jazz müzisyeninin "doğaçlama" cesaretiyle karşılayan şiiri, toplumsal hayatın o düzenli, o köşeli, o "dikdörtgen" yapısına karşı; aksak bir ritimle, bir "senkop"la verilmiş estetik bir cevaptır. O, verili bir epistemolojiye yaslanmaz; aksine, zeminin ayağının altından kaydığı, o "yumurta bulantısı" anında; kendi zeminini havada, boşlukta, bir "Yolcu Kuş"un hiç bitmeyecek olan kanat çırpışında kurmaya cüret eder. Bu, bir eve dönüş hikâyesi değil, evin imkânsızlığının ilanıdır.

Şiirin sadece bir dil işçiliği değil, bir varoluş çatışması olduğu o tehlikeli eşikte; Zeki Ali’nin sessiz görünen dizeleri, birdenbire kurulu bütün dengeyi değiştiren radikal bir hamleye dönüşür. Peki şair, restini ne noktada çekti? O da, pekâlâ Adalı şairlerin çoğunun yaptığı gibi, yerel renklerin, yasemin kokularının ve "biz" olmanın konforlu sıcaklığının arkasına saklanıp, risksiz ve "güzel" şiirler yazabilirdi. Ama bunun yerine, Kierkegaard’ın "uçurumun kenarında duyulan baş dönmesi" dediği o tekinsiz aralığı seçti; masaya sadece kelimelerini değil, bizzat "varlığını" sürdü. Şiiri bir "ifade aracı" veya zarif bir estetik haz nesnesi olmaktan çıkarıp, bir "varoluş stratejisi", hatta ciğerlerine dolan o tuzlu ve rutubetli havayı soluyabilmek için geliştirdiği hayati bir "hayatta kalma refleksi"ne dönüştürdüğü an, estetik olanı ontolojik bir zorunlulukla ikame etti.

Şairi "Ben kimim?" sorusundan daha yakıcı ve tehlikeli bir soruya, "Ben, bana rağmen nasıl var olabilirim?" sorusuna fırlatan refleks budur. Çünkü "Ben", Zeki Ali için hazır bir veri, cepte duran bir kimlik kartı veya verili bir konfor alanı değildir; aksine sürekli dağılan, sürekli toparlanması gereken, o "yumurta bulantısı"yla kıvranan tekinsiz bir potansiyeldir. Merkezdeki şairlerin arkalarında yaslanabilecekleri koca gelenekler, heybetli bir Tanzimat deneyimi veya yıkıcı bir Garip akımı ya da söz gelimi bir İngiliz şairin belleğinde Shakespeare’in tekinsiz gölgesi, bir Alman şairin sırtında Goethe’nin anıtsal pelerini asılıyken; Zeki Ali’nin arkasında sadece tarihsel kırılmaların enkazı, göçler ve yarım kalmış hikâyeler durur. O, edebi anlamda soysuzdur. Bu nedenle de soykütüğü olmayan her oğul gibi, o da kendi meşruiyetini boşluktan devşirmek, kendi yasalarını bizzat yazmak ve kendi dilini yoktan icat etmek zorundadır.

Dolayısıyla okumakta olduğunuz bu metin, Zeki Ali’nin dizelerini edebi sanatlar açısından teşrih masasına yatıran soğuk bir otopsi raporu olmayı hedeflemiyor. Aksine, bu metin, şairin Bayan Mavi’deki ilk ürkek "merhaba"sından, Sinemasal ve Zamansız’daki kozmik, boyutsuz hiçliğe uzanan serüvenini; bir "kendini icat etme" mücadelesi olarak okumayı deneyecektir. Haritanın yırtıldığı yerde başlayan, dikdörtgenlerin (okulların, kışlaların, mezarların) köşeli şiddetine karşı döngüsel zamanı savunan ve nihayetinde toprağa değil, boşluğa kök salan bir "şaman"ın zihinsel haritasını çıkarma girişimidir bu. Zira Zeki Ali’yi okumak, sadece bir şairi değil, hem zihinsel hem de fiziksel olarak aidiyetlerin uzağında kalan coğrafyaların boğucu sessizliğinde kendi sesini arayan bireyin trajik ve onurlu yalnızlığını okumaktır.

I. BÖLÜM: KABUĞUN ÇATLADIĞI YER – YOLCU KUŞ VE İMKÂNSIZ GÖÇ (1980’ler)

Zeki Ali’nin ilk dönem şiirlerinde, bilhassa Bayan Mavi dolaylarında gezindiğimizde, henüz tam olarak "kendi sesini" bulamamış, daha çok İkinci Yeni’nin rüzgârıyla, halk şiirinin samimiyeti arasında gidip gelen, biraz da "acemi" bir ses duyarız. Fakat bu acemilik sonradan "ustalıkla" aşılacak bir kusur değil, bilakis şairin bilinçli bir tercihle, bir "strateji" olarak benimseyeceği "kekemeliğin" ilk provalarıdır. Pürüzsüz, belagatli, "tamamlanmış" şiir, iktidarın dilidir. Zeki Ali, eksik bırakarak, sorarak, tamamlamayarak konuşmayı seçer.

Ancak asıl kopuş, Yolcu Kuş (1985) ile gelir. Şiirin adı bile, bir yerleşiklik reddiyesidir. Şiiri açıp okuduğumuzda, karşımıza çıkan "Göç bitmez / imparatorlar değişir göklerde" dizesi, sadece tarihsel bir döngüyü işaret etmez. Burada özne, kendini tarihin "nesnesi" olmaktan çıkarıp, tarihin "tanığı" konumuna yükseltir. İmparatorlar (yani siyasi rejimler, darbeler, Kıbrıs’ın o bitmeyen statüko sorunları) değişir, ama kuşun (şairin/öznenin) varoluşsal devinimi, siyaset üstü bir zorunluluktur. Bu noktada Zeki Ali, Kıbrıslıtürk şiirinin o dönemki baskın eğilimi olan "toplumcu gerçekçi" veya "hamasi" damardan keskin bir bıçakla ayrılır. O, toplumu anlatmaz; toplumun bireyde yarattığı tahribatı, o içsel enkazı anlatır.

Zeki Ali poetikasının belki de en fizyolojik, en sarsıcı nirengi noktası, Yolcu Kuş şiirinin gövdesine yerleştirilmiş o tekinsiz tamlamada saklıdır: "Yumurta bulantısı" . Bu, alelade bir metafor değil, şairin varoluşsal koordinatlarını belirleyen bir "ontolojik alarm" durumudur. Sartre’ın "bulantı"sı , var olanın lüzumsuzluğundan ve dünyanın katı gerçekliğinden duyulan bir tiksinti iken; Zeki Ali’nin "yumurta bulantısı", henüz var olmamışın, kabuğun içinde sıkışıp kalmış o saf potansiyelin sancısıdır. "Loş yuva" güvenlidir, sıcaktır; ancak hareket etmeyen her şey gibi, o kapalı devre de zamanla zehir üretmeye başlar. İçerideki "öz", kabuğa sığamaz hale geldiğinde yaşanan o baş dönmesi, o kusma isteği, aslında yaşama dürtüsünün ta kendisidir. Şair için bu bulantı, bir hastalık değil, harekete geçirici bir motivdir; kuşu (özneyi) o güvenli hiçlikten, tekinsiz bir "oluş"a, yani uçuşa zorlayan biyolojik bir ihtar. 

Yumurta, kapalı bir evrendir. Güvenlidir, sıcaktır, ama aynı zamanda bir hapishanedir. Şair, "loş bir yuva" derken, ana rahmini, evi, adayı, o "biz" olma halini kasteder. Ama bu loşluk, artık huzur vermez; çünkü özne bireyleşme sancısı çekmektedir. Kabuğu kırmak, dışarıdaki tekinsizliğe, "karanlığa" adım atmak demektir. Şiirdeki "Nereye konsam / bir çiçek oyalantısı" dizesindeki "oyalantı" kelimesi, dilin imkânlarını zorlayan harika bir buluştur. Hayat, aşk, devrim, mücadele... Hepsi birer "oyalantı"dır aslında. Asıl gerçek, o bitmeyen, o hedefsiz uçuştur. "Bir kaçış mı? Bir varış mı?" sorusu, yanıtlanmak için değil, askıda kalmak için sorulmuştur. Şair, teleolojik bir tarih anlayışını (bir yere varacağız, kurtulacağız inancını) reddeder. Yolun kendisi, varışın ta kendisidir. Peki neden bulantı? Sartre’ın varoluşsal köksüzlüğünden farklı bir nüans vardır burada; Zeki Ali’deki bulantı, potansiyelin, yani "henüz olmamışın" sancısıdır. Kabuk içeriden zorlanmaktadır, çünkü mevcut form artık çürümeye yüz tutmuştur ve yaşam, ancak o kabuğun kırılmasıyla, yani babanın yasasının ihlaliyle mümkün olacaktır.

Ancak "Yolcu Kuş"un kanatlarındaki o tortuyu, sadece metaforik bir kaçış arzusuyla açıklamak yetersiz kalır. Zeki Ali’nin biyografisindeki o devasa boşluk, o "beyaz sessizlik", yani Kanada yılları, şiirin ontolojik zemininde derin bir fay hattı yaratmıştır. Şair, uzun yıllar boyunca Kuzey Amerika’nın o uçsuz bucaksız, o anonim coğrafyasında "gönüllü bir sürgün" (self-exile) yaşamış; dili, kimliği ve belleği o buzdan parantezin içinde dondurmuştur. Edward Said’in "entelektüel sürgün"  dediği şeyden farklı bir durumdur bu; Zeki Ali, Kanada’da bir fikir mücadelesi vermemiş, bir "hiçliğin" içinde demlenmiştir.

Asıl trajedi, dönüşte başlar. Adaya, o "loş yuva"ya geri döndüğünde, şair artık bir "yerli" değil, kendi evine sızmış bir "hayalet"tir. Ulysses evine döndüğünde onu sadık köpeği Argos tanımıştı; Zeki Ali döndüğünde ise onu tanıyan tek şey, bıraktığı o "yumurta bulantısı"dır. Kanada’dan getirdiği o mesafe, o "soğuk bakış", adanın sıcak, yapışkan ve içli dışlı ilişkiler ağını bir röntgen cihazı gibi tarar. Şair artık "biz"in bir parçası değil, "biz"e dışarıdan, okyanus ötesi bir teleskopla bakan bir yabancıdır. Dönüş, bir vuslat değil, bir hesaplaşmadır. "Buradayım ama aslında hâlâ oradayım, o boşluktayım" diyen bir "çifte yokluk" hali. İşte şiirindeki o kekre tat, o yerleşememe huzursuzluğu, bu coğrafi şizofreniden, bu kapatılamayan mesafeden beslenir.

Bu noktada şiiri metinlerarasılık bağlamında düşünürsek, Zeki Ali’nin kuşu, belki de Attar’ın Simurg’una bir naziredir ama tersten bir nazire. Simurg yolculuğunda kuşlar sonunda "kendilerine" varırlar ve bu bir "bütünlük" (vahdet) anıdır. Zeki Ali’nin kuşu ise parçalanmışlığa varır. "Altımda nehirler kol kol / damar damar / denizleri emzirir" derken, doğayla kurduğu ilişki panteist bir birlikten çok, erotik ve kaotik bir akıştır. Öznenin sınırları erir, nehre, denize karışır ama bu karışma bir huzur değil, bir "dağılma" halidir.

Bu dönemde şairin "astral seyahat" izleklerine yönelmesi, ilk bakışta sanıldığı gibi new age bir fantezi ya da apolitik bir içe kıvrılma değil, bilakis "Ada" denen o fiziksel ve zihinsel hapishaneden kurtulma çabasının en radikal, en "uç" aşamasıdır. Deniz biter, çünkü deniz de kuşatılmıştır; toprak biter, çünkü toprak parsel parsel "mülkiyet" ve "egemenlik" iddialarıyla kirletilmiştir. Geriye ne kalır? Sadece kozmos. O sahipsiz, bayraksız ve pasaportsuz boşluk. Zeki Ali’nin "boyutlar arası" geçişleri, şairin "yer" kavramını, yani ulus-devletin üzerine inşa edildiği o kutsal "vatan" toprağını tamamen iptal etmesi demektir. Lefkoşa’nın o bölünmüş, yaralı sokakları, tel örgülerle çevrili "Yeşil Hat"tı artık yoktur; çünkü astral bedenin, Birleşmiş Milletler askerine kimlik gösterme zorunluluğu yoktur.

Bilinç, o akışkan uzama geçtiğinde, Kıbrıslıtürk   olmanın, azınlık olmanın, tecrit altında yaşamanın o boğucu ağırlığı buharlaşır. Bu, bir kaçış edebiyatı mı? Asla. Bu, Orhan Koçak’ın deyimiyle "bahisleri en tepeye çıkarmak", hatta masayı devirmektir. Şair, dünyayı ve onun üzerindeki o küçük, o komik iktidar oyunlarını karşısına alıp "ben burada oynamıyorum" demez; daha yıkıcı bir şey yapar: "Benim oyun alanım burası değil, sizin kurallarınızın geçmediği tek yer olan zihnimi ve uzayı icat ediyorum" der. Bu tavır, "biyopolitika"ya, yani iktidarın bedeni belirli bir mekâna hapsetme ve orada denetleme arzusuna karşı girişilen "metafizik bir gerilla harbi"dir.

Şamanın göğe yükselişi nasıl ki kabilenin kurallarını aşan bir otorite sağlıyorsa, Zeki Ali’nin kozmik yolculuğu da ona kendi kendini siyasal bir düğümle boğan bir ülkenin vatandaşı olmaktan, "evrensel" bir toz zerresi olmaya giden yolu açar. Siyasi ambargoların, girilmesi yasak askeri bölgelerin, diplomatik krizlerin, müzakere masalarının hükmü stratosferde biter. Şairin Zamansız kitabındaki o boyutsuzluk, aslında Kıbrıs sorununun o bitmeyen "zamansal donmuşluğuna", adadaki zamanın bir türlü akmayışına verilmiş en estetik yanıttır. Siyaset zamanı durduruyorsa, şair zamanı tamamen ortadan kaldırır. Bu, "yerel" olanın trajedisinden "evrensel" olanın hiçliğine sığınmak değil, o hiçliği bir özgürlük alanı olarak yeniden haritalandırmaktır.

Gözlerini kapatıp "astral" olana daldığında şair, aslında en politik eylemini gerçekleştirir: Sınırı ihlal eder. Hem de mayınlara basmadan, nöbetçilere görünmeden. "Ben"in inşası, artık coğrafyaya değil, o sınırsız boşluğa, o "yurtsuzluğun" mutlak iktidarına dayanır.Şairin "pençelerini toprağa kök salması"nı bir arzu değil de, bir tür "düşüş" gibi betimlemesi de calib-i dikkattir. Modernite, kök salmayı, yerleşmeyi, mülk edinmeyi yüceltir. Zeki Ali için ise kök salmak, hareketsizliktir, yani ölümdür. "Gözlerim azıcık dalsa / toprağa kök salar pençelerim" korkusu, uyanık kalma zorunluluğuna işaret eder. Uyursan, sistem seni yutar. Uyursan, bir "dikdörtgen"in içine hapsedilirsin. Bu uyanıklık hali, ilerleyen dönemlerde "Şaman" figürüyle daha organize bir bilince dönüşecektir ama 1980’lerde henüz ham, saf bir korku ve kaçış dürtüsü olarak tezahür eder.

Zeki Ali, bu dönemde artık kendi "imkânsız yurdunu" inşa etmeye başlamıştır. Bu yurt, Kıbrıs adası değil, "Sözcükler Denizi"dir. Ama bu deniz de fırtınalıdır. Şair, kelimelere tutunarak o bulantıdan kurtulmaya çalışır, lakin kelimeler de kaygandır. "Yazısız fermanlar", dilin ötesindeki o baskın yasayı, Lacan’ın "Büyük Öteki"sini imler. Şair ne kadar kaçarsa kaçsın, o fermanın gölgesi üzerine düşer. Zeki Ali şiirinin trajik boyutu burada da yatar: Kaçışın zorunluluğu ile imkânsızlığı arasındaki o sıkışmışlık. Şiir, bu sıkışmışlıktan doğan bir "çığlık" değil, bir "mırıldanma"dır. Kendine, sadece kendine duyurulan bir mırıldanma.

II. BÖLÜM: DİKDÖRTGENLERİN İKTİDARI VE SÜRÜDEN AYRILAN ŞAMAN (1990’lar)

Doksanlara geldiğimizde, o ilk kaçışın, o naif kanat çırpışın yerini daha sert, daha köşeli bir hesaplaşmaya bıraktığını görürüz. Zeki Ali, Yürek Geometrisi şiirinde, sadece estetik bir form arayışında değildir; o, modern ulus-devletin ve onun "biyopolitik" aygıtlarının (okul, kışla, hastane, hapishane) beden üzerinde kurduğu tahakkümün  haritasını çıkarır. Şiirdeki "Hangi köşeyi seçsen / döneceğin yer bir dikdörtgen"  dizesi, Foucaultcu anlamda disipliner bir kapatılmadır. Doğa eğriseldir, döngüseldir; oysa iktidar köşelidir. "Bizden öncekiler çizdi bu yolları / bizi okullara gönderip / onlar eklediler bu düzene" derken şair, "baba" metaforunu somutlaştırır. Baba, yani devlet, yani geçmiş kuşak, çocuğu bir dikdörtgenin (sınıfın) içine sokar, oradan çıkarıp başka bir dikdörtgenin (kışlanın) içine atar. Zeki Ali’nin şiirsel öznesi, bu geometrik şiddet karşısında "organik" olanı, yani "yürek" denen o şekilsiz, o kaotik pompayı savunur.

"Şaman" figürünün devreye girdiği nokta da burasıdır. Sürüden Ayrılan Şaman (1999), sadece egzotik bir kültürel öge kullanımı olarak okunamaz. Şaman, dikdörtgenin anti-tezidir. O, yatay düzlemde (toplumsal hiyerarşide) değil, dikey düzlemde (yer altı ve gök yüzü arasında) hareket eder. Jale Parla’nın "Don Kişot" analizindeki o "yersiz yurtsuzluk", şamanda "her yerlilik" halini alır. Şaman, sürüyü terk eder çünkü sürü, dikdörtgenin içinde güvendedir. "Sürüden ayrılmak", kurdun dişlerini, soğuğu, açlığı, yani "çıplak hayatı" göze almaktır. Zeki Ali, bu dönemde dilini de sivriltir; ironi, bir savunma mekanizmasından çıkıp bir saldırı silahına dönüşür. "Mangizdir işin başı" diyen o hicivli ses, kutsal addedilen değerlerin (milliyetçilik, hamaset) aslında ekonomik birer alışverişten ibaret olduğunu faş eder.

Bu noktada bir "epistemolojik kopuş"tan söz edebilir miyiz? Evet! Hatta, sadece söz etmekle kalmamalı, belki de bu kopuşun gürültüsünü de dinlemeliyiz. Çünkü Zeki Ali, "biz" zamirinden "ben" zamirine geçerken yaptığı sadece dilsel bir tercih değildir, aslında Kıbrıslıtürk şiirinin genetik kodlarına işlemiş o "cemaatçi" ruhu, o kolektif ağıt geleneğini de içeriden parçalar. Ada şiiri, on yıllar boyunca "bizim davamız", "bizim acımız", "bizim ölülerimiz" diyen monolitik bir koronun sesi olmuştur. Zeki Ali’nin yaptığı, bu koronun ortasında aniden detone olmak, kendi çatlak sesini o uyumlu bütünlüğe dayatmaktır. Çünkü toplumsal bellek, şairin belleğinde artık taşınabilir bir miras değil, kamburlaştıran bir "yük"e dönüşmüştür. O, herkesin hatırladığını hatırlamak zorunda olmanın getirdiği o boğucu aynılık hissinden kaçar.

Peki, bu yük nasıl atılır? "Şamanın" devreye girişiyle. Şamanın davulu, sadece ritmik bir enstrüman değil, bir "unutuş teknolojisi"dir. Ritüel, geçmişi silmez –bunu yapmak imkânsızdır– ama onu dönüştürür; ham, çiğ ve kanayan acıyı, "estetik" ve "soğuk" bir deneyime tahvil eder. Şaman, sürünün hafızasını taşır ama sürünün yasını tutmaz; o yası "sağaltır". Zeki Ali’nin şiirindeki o ani ritim değişiklikleri, o zihin sıçramaları, aslında belleğin lineer akışını (resmi tarihi) bozarak, zamanı döngüsel bir hale getirme, yani travmayı bir "performansa" dönüştürme çabasıdır. Artık acı, çekilen bir şey değil, "seyredilen" ve davulun vuruşlarıyla "uzaklaştırılan" bir nesnedir

Bu "dikdörtgen"den kaçış ve amorf olana sığınış bahsinde, Zeki Ali şiirinin duyulur duyulmaz, derinden işleyen fon müziğine, yani "Jazz"a değinmeden geçmek, metnin ritmini eksik bırakmak olur. Şair, şiirlerinde doğrudan saksafonlardan ya da kontrbaslardan bahsetmese bile, dizesinin belkemiği jazzın o aksak ritmiyle, o tekinsiz "senkop"la  çatılmıştır. Dikdörtgen, marş ritmidir; düzenlidir, öngörülebilirdir, 4/4'lüktür. Oysa Zeki Ali’nin şiiri, tıpkı bir Miles Davis solosunda olduğu gibi, notadan çok "es"lere, yani sessizliğin o gerilimli boşluklarına yaslanır.

Şiirdeki o ani zihin sıçramaları, dizelerin mantıksal bir dizgeyi takip etmek yerine duygu durumuna göre aniden yön değiştirmesi (enjambement), tam anlamıyla bir "doğaçlama" (improvisation) estetiğidir. Şair, kurgusal bir kesinliği reddeder; bunun yerine, anın getirdiği o dumanlı, o belirsiz atmosferi solur. Dizeler, birbiriyle kafiye yapmak için değil, birbirine çarparak yeni bir tını, bir "dissonans" (uyumsuzluk) yaratmak için oradadır. Bu, modernitenin dayattığı o pürüzsüz uyuma karşı, jazzın "kirli", "hırıltılı" ve sahici sesini savunmaktır. Zeki Ali okurken hissettiğimiz o baş dönmesi, şairin bizi melodiye değil, ritmin o öngörülemez savrulmasına davet etmesindendir. O, kelimelerle "swing" yapar; anlamı kaydırır, geciktirir ve tam beklediğimiz anda değil, hiç beklemediğimiz bir "zaman"da (off-beat) vurur!

III. BÖLÜM: GÖZÜN İKTİDARI VE ZAMANSIZ BİR ARAF (2000’ler ve Sinemasal)

İki binli yılların başında, Zeki Ali’nin şiiri, "söz"den "imge"ye doğru radikal bir kayma yaşar. Sinemasal  ve Zamansız  kitapları, dünyanın artık anlatılabilir bir yer olmaktan çıkıp, ancak "seyredilebilir" bir yer olduğu kabulüne dayanır. Baudrillard’ın simülasyon evreni, Zeki Ali’nin "beyaz perde"sinde karşılığını bulur . Artık olaylar yoktur, olayların görüntüleri vardır. Şair, bu görüntüler arasında bir montajcı gibi çalışır.

Bu dönemde şairin "astral seyahat" izleklerine yönelmesi, "Ada" denen o fiziksel hapishaneden kurtulma çabasının son aşamasıdır. Deniz biter, toprak biter, geriye sadece kozmos kalır. "Boyutlar arası" geçişler, şairin "yer" kavramını tamamen iptal etmesi demektir. Artık ne Lefkoşa vardır ne de başka bir şehir; sadece bilincin o akışkan uzamı vardır. Bu, bir kaçış edebiyatı mıdır? Asla. Aksine şair, dünyayı karşısına alıp "ben burada oynamıyorum" dahi demeye tenezzül etmeden, "benim oyun alanım burası değil" diyerek kendi oyun alanını (uzayı/zihni) icat eder.

IV. BÖLÜM: THANATOS’UN KUCAĞI VE TOPRAĞA DÖNÜŞ (SONUÇ) 

Nihayet, yolculuğun "son" durağına, ya da duraksızlığı: Ölüm. Ölüm Şiirleri Antolojisi’ni  hazırlayan bir şairin, kendi şiirini ölümle mayalamaması düşünülemez. Ama Zeki Ali’de ölüm, trajik bir son değil, "Yolcu Kuş"nun nihai inişidir. "Ben Ölünce..." şiirindeki o sakin kabulleniş, bir veda mektubu değil, bir durum tespitidir.

"Toprak beni alarak / azar azar geri verecek" dizesi, materyalist bir mistisizmin zirvesidir. Tanrısal bir kata yükselmek yoktur; maddeye, o ezeli ve ebedi döngüye karışmak vardır. Şair, dikdörtgenlerden (tabuttan) artık korkmaz, çünkü o dikdörtgenin içi boşalmıştır; ruh "gezer" haldedir. "Taş Uyur Ruh Gezer" kitabının adı, bu düalizmin manifestosudur. Taş (beden/dünya/dikdörtgen) uyur, yani statiktir; ruh (zihin/şiir/kuş) gezer, yani dinamiktir.

Zeki Ali’nin poetikası, Bayan Mavi’nin o çekingen "merhaba"sından, Zamansız’ın o kozmik sessizliğine uzanan bir hatta, "kendini icat etme"nin en sancılı, en dürüst örneklerinden biridir. O, verili kimliklerin, milli sınırların, hazır kalıpların içine sığmayı reddetmiş; kendi "yurtsuzluğunu" bir yurda dönüştürmüştür. Jale Parla’nın dediği gibi, her büyük metin kendi epistemolojisini yaratırsa eğer, Zeki Ali’nin şiiri de "Kıbrıslıtürk   Şiiri" parantezini kırıp, sadece "Şiir" olan o evrensel, o "zamansız" düzleme yerleşmiştir.

Nihayetinde, baştaki "Göç bitti mi?" sorusu, şairin ördüğü bu döngüsel evrende hükümsüz kalır. Çünkü Zeki Ali’nin daha yolun başında, Yolcu Kuş’un kanatlarında bir kehanet gibi fısıldadığı üzere; "Göç bitmez". O sadece ontolojik bir kıyafet değiştirir; yatay düzlemdeki o huzursuz devinim, yerini dikey ve kozmik bir salınıma bırakır. Bedenin "taş"laşıp biyolojik bir uykuya daldığı, ancak imgenin "ruh"laşıp gezmeye, genleşmeye ve sınırları ihlal etmeye devam ettiği o tekinsiz araftır burası.

Şair, kelimeleri bir duvar ustası gibi üst üste dizerek bize içine sığınıp ısınacağımız korunaklı, çatısı çatılmış, sınırları çizilmiş bir "ev" inşa etmemiştir. Aksine o, kelimeleri birer "eksiltme" aracı olarak kullanmış; fazlalıkları yontarak, gürültüyü ayıklayarak, içinde kendi sesimizin –ve kendi kimsesizliğimizin–  yankısını duyabileceğimiz devasa, akustik ve "zamansız" bir boşluk yontmuştur. Jazz müziğindeki o son notanın susuşundan sonra havada asılı kalan titreşim neyse, Zeki Ali’nin şiiri de odur: Duyulanın bittiği yerde başlayan o sağır edici anlam.

Dolayısıyla Zeki Ali, dolu olanın değil, boşluğun mimarıdır. O, haritadaki bir adayı değil, zihindeki o "yok-yer"i (non-place) haritalandırmıştır. Bize bıraktığı asıl miras, kâğıda dökülmüş dizelerden ziyade, o dizelerin işaret ettiği, okurun zihninde sürekli genişleyen o muazzam, o doğurgan ve o tamamlanmamış sessizliktir. Göç bitemez; çünkü boşluk, doluluktan daha uzun yaşar.

Şiirin her gerçek okuyuşla birlikte yenilendiğine, yeniden varlık bulduğuna ama yine de kendine ait bir özü muhafaza ettiğine inanan biri olarak size Zeki Ali’nin şiirlerini nasıl okumanız gerektiğine dair bir formül vermek istemiyorum. Sadece haddimi bir parça aşıp ne zaman ve nerede okuyacağınıza dair ufak bir öneri sunmak istiyorum; Lefkoşa’nın Lefkoşa’ya benzemediği ama gene de Lefkoşa olarak kaldığı bir akşamüstü okuyun onu, ne güne ne geceye ait bir saatte. Denizi göstermeyen Kıbrıs fotoğraflarına bakarken okuyun. Kışın okuyun, yağmura sırt çevirmiş sarı kalmakta ısrarcı bir ot parçasının yanından geçerken. Turnalar göçerken okuyun, okuyun ve izin verin bedeniniz toprağa ne kadar bağlı kalırsa kalsın, okudukça içinizden kopan bir şey o yolcu kuşları takip etsin, etsin ve uzak bir noktaya doğru süzülsün, varacak bir yer olmasa bile.

Bulut Ünvan
Kasım 2025,
Lefkoşa


Tuesday, December 30, 2025

Dedem ve Marx

Beşparmak Dağı’nın arka yüzündeki tek tük köylerin en tenhasında, odun sobasıyla ısıtılan ve  televizyon ekranında belirip kaybolan, belirip kaybolan, belirip kaybolan dünyanın sürekli bir sessizlik içinde izlendiği bir köy kahvesinde otururken kapıdan içeri hışımla Karl Marx girse ve ona evlilik kurumunun mülkiyet ilişkilerini belirlemedeki çekirdek rolü üzerine görüşlerini şevkle anlatacak olsa, dedem onu pek aklı yatmasa bile saygı ve iyi niyetle dinler, gönlünü kırmadan geçiştirir ve ağır adımlarla kendi evine doğru yürüyüp orada sessizce dünyayı izlemeye devam ederdi. 

Ama dedem, orospuların ve dandylerin cirit attığı bir Soho mahallesindeki ucuz bir kafeye paldır küldür dalıp Karl Marx’a  alın yazısı ve kader birliği hakkındaki görüşlerini anlatsa Karl Marx en fazla dinliyor gibi yapar (inandırmayı da becerir), dedeme değil, dedemin onun aklındaki figürüne ait fikirlere karşıt fikirlerini  duraksamadan dile getirir ve sonra da önündeki kağıda kaleme geri dönüp, kitlelerden çalınan tarihe bir doğrultu kazandırmaya çalışa çalışa yeni bir insana doğru ilerlemek için çabalamaya devam ederdi.

Fakat,
birbirine ulanamayan iki günün arasındaki
nasıl başladığı ne zaman biteceği belirsiz
sıkıntılı bir akşamda
ikisi birden aynı anda
kulak zarımdan, gözümün akından geçip
palas pandıras dalınca
kafa tasımdan içeri,
benim elimden ancak
kahkahalar atmak geldi.

Dünyaya düşmüş bulunan
bahtı da  onu
tarihin dışında
bir adaya fırlatıp unutan ben,
delirdiğim anlaşılmasın diye
kahkahalar attım güneşe doğru.

Güneş de tevazu gösterip
Yanaştı  bana yeniden,
Aramıza turuncu bir köprü kurdu
Ve  bedenimin bir noktasına dokunup
Taşıdı ışığından kamaşan gözlerimi
Uzağa çok uzağa,
Dağın ve bakışımın  ötesine doğru.

Denedim elbette durulunca,
Kitlelere enjekte etmeyi kendimi.
Olmadı, zerk  etmeyi denedim.
Olmadı ,denemeyi denedim sadece
Uyuşuk bir kabullenmişlikle
geleceği beklemeyi denedim.

Daralır gibi olunca aramızdaki köprü,
Kendimi tutamayıp ‘bakın’ dedim
‘mümkün.  Dedem  kimsenin hakkını yemedi.

Ama ne kadar çabalasam da
Ne teoride, ne pratikte
pek biri işitmedi.

Halbuki bir duyan çıksa,
Ne zinciri, sevinçten aklım bile
çoktan kaybolur giderdi.

Hem teorisi, hem pratiği.

Bulut
Nisan 2006,
Nottingham

Fotoğraf: Gambili, Aralık 2006

Sunday, April 21, 2024

Kuzey Sessizliğinin Melankolik Zaferi

 


2023 Nobel Edebiyat Ödülü'nü Norveçli yazar/ şair Jon Fosse kazandı.
Nobel'i hala önemli bir ödül kılan birkaç farklı unsurdan en belirgini 100 yılı aşkın tarihinde Churchill ya da Claude Simon gibi birkaç hatanın (bence) haricinde, ödülün gerçekten kendi otonomisini koruyan, kendi dilini kurabilmiş, ama edebiyatın tarihiyle de ilişkili isimlere verilmesi.
Bir gelenekten beslenirken, yeni bir şey söyleyebilmek, edebiyat kanonunu sürdürmekten öte genişletmek, demokratikleştirmek ve belki de bu yolla insanlığı bütünüyle kapsamaya çalışan, dışlayıcı olmayan bir üst anlatının tarih içinde devamını sağlamak, ilerici bir eylem.
Komite bu motivden dolayı 70li yıllarda Avrupa merkezcilik eleştirisini ciddiye aldı ve Yaşar Kemal, Said Akhl, Jose Garcia Villa gibi isimler ciddi birer aday haline geldi, bu motivden dolayı erkek, batılı ve "iyi eğitimli" olmayanlar da ödül alabildi ve bu motivden dolayı sadece politik bir angajmanın doğrulayabileceği isimler değil, ödülün geleneksel çerçevesinin dışında kalan edebi ifade türleri de ödüllendirildi (Bob Dylan). Ve malesef bu yüzden Nobel'i gerçekten hakettiği halde Philip Roth gibi bir kalem demode kaldığı gerekçesiyle alamadı, ya da Jonathan Franzen beyaz, erkek ve Amerikalı olduğu için alamıyor...
Jon Fosse bu ilerici motivin devam ettiğini gösteren bir isim. Roman ve oyun yazarı ve şair. Türkçe'ye sanırım sadece bir kitabı çevrildi ama adı aklımda yok. Kitaplarında Bloom'un "Kaos Çağı" diye adlandırdığı 20 yy edebiyatının temel temalarını işliyor: Kendini var etmeye çalışan birey, iç / dış alan çatışması, bütün anlamların lağvedildiği bir dünyada nesnelere, olgulara, insanlara yeni anlamlar yüklemekle bu anlamsızlığı benimsemek arasında bir kararsızlık.
Ama bir yandan da ödül komitesinin tek şart olarak gördüğü (fakat ne anlama geldiğini tarif etmeyerek esnek kalabildiği) idealist bakışa sahip olma niteliğini de taşıyor: Evet, Fosse'nin romanlarında karakterlerin yüksek hedefleri yoktur. Onları çağıran aydınlık bir geleceğe, devrim, özgürlük, aşk, zenginlik vs... doğru yürümezler.
Ama o dağınık ilerleyişin içinde insanın tıpkı konuşmayı bilmediği zamanlardan kalma güdüleri içinde taşıması gibi vahşi, yontulmamış bir refleksle özgür olamamanın, kendileri olamamanın, onları çevreleyen bütün modern / postmodern zamanlarla çevrili olmanın sancısını taşırlar. Bu sancı karakterleri de Fosse'nin kalemini de aşırılığa yönlendirir. Kimi zaman aşırı bir yalınlık, dinginlik, dünyayı yadsıma hali. Kimi zaman da hayatın, toplumun, iktidar ve mikro ilişkilerinin tam ortasında, o ilişkilerin içinde sıkışmış, neredeyse o hiyerarşinin kendisi dışında yaşamı kalmamış bir durumda varolma biçimi.
Derinleşme ve sahicilik iddiası taşıyan ama seks, satirizm, ya da siyasal radikalizmden başka bir şey sunamayan (dolasıyla onları da hakkını vererek sunamayan) basmakalıp edebiyatların aksine insanın içinde olduğu bütün dengelere karşı çok tutarlı ve sert bir itirazdır bu. Edebiyatı siyasal bir söylemin, ya da yazarın / şairin egosu içinde eritmeyen, aksine edebiyattan doğan bir itirazı devletlerin, sermayenin, kabul görmüş "insan fikrinin" temeline dinamit gibi koyacak kadar radikal bir eylemdir.
Bu da anlattığı her karakteri ayrı bir ülke haline getirir. Yazar, bir manzaraya bakar gibi bir insana bakmamıza imkan vererek okura insan olmanın özüne ve o özün tarihin bu döneminden geçerken aldığı biçimlere bakma şansı verir (ki zaten edebiyat da başka nedir?)
Merak edenlere ilk olarak Wakefulness isimli novellasına bakmalarını, ardından da denemelerini (ki onlarda da kurgu karakterler var) ve şiirlerini bir arada okumalarını öneririm. İmgeci bir şair değil, dolayısıyla çevirilerinde sıkıntı yok ve konuşmakla düşünmek arasında gidip gelen sesi güzel.
Bir yerlerde uysallaşamayan bir edebiyatın da sevildiğini görmek mutlu ediyor. Dünyanın püskürttüğü bir adamın dünyanın gözü önünde ödül alacak olması, onun için değil dünya için bir kazanç.
Edit: Yazdıktan sonra öğrendim, üç kitabı Türkçeye çevrilmiş: Üçleme, Melankoli (orijinali iki ciltliktir ama sanırım Türkçede tek kitap olarak basılmış) ve Sabahtan Akşama. Üçü de Monokl yayınları tarafından. Çevirmenleri kim bilmiyorum, ama özenli bir yayınevidir.

Monday, December 17, 2018

Şiir Okumaları #1 - Tomas Tranströmer, İstasyon

Şair yaklaşmakta olan öznenin, trenin dışında, onun varacağı noktada tek başına. Durduğu noktanın bir istasyon oluşundan onun da oraya bir başka özne tarafından bırakılmış olduğu, aslında saatin kendi ekseninde dönüşü gibi tekrarı kaçınılmaz bir anı deneyimlediği düşünülebilir. Belki anlatmakta/ yaşamakta olduğu anın yalınlığından dolayı beklentisiz ama yalnız kalmayacağından da emin. Tren varacak ve tıpkı onun gibi o noktadan geçmekte olan yolcuları orada bırakıp uzaklaşacak. Böylece şairin rotası da bir tek ona ait bir rota olarak kalmayacak artık. Deneyimlediği ne varsa kendi deneyimi olmaktan sıyrılıp çoğullaşacak, böylece şair de yalnızlığından sıyrılabilecek.

Ama "hiçbir kapı açılmadı; ne inen var, ne binen." Yalınlığından dolayı kendisinden beklentisiz olduğu an, onu yanlışlıyor, trenden kimse inmiyor. Sadece kımıldamayan pencerelerden dışarı bakan bir kalabalık; onun onlara baktığı kesinken, kendisine bakan var mı da belirsiz. Şüphesi bir bakışmaya bile dönüşmüyor. Şimdi bir kere daha yalnız, hem istasyonda, hem deneyiminde. Onun gibi trenin dışında olan tek kişi (muhtemelen bir kondüktör) beklentisinin değil olayların akışını yani trenin gidişini tekerleklere vurarak garantiye aldığı için o da onunla aynı anı paylaşıyor sayılmaz.

İnsanlar trenden inmiyor, istasyondaki sessizlik dağılmıyor. Sadece yalnız olduğunu ve olacağını ona hatırlatan demir bir çınlama. "Yalnızca burada!" Onun durduğu yerde. Dışarıdaki dünya bile o an istasyondan ve onun yaşadığından kopmuş, kimse duymuyor yalnızlığının altını çizen demir çınlamayı. Ve ses büyüyor. Ses büyüyüp uzağında kaldığı ne varsa oraya önce her şeyin yolcuların ve trenin ve şairin ve dünyanın altında durduğu gök yüzüne, sonra onları içine alan mahallenin taşlarını havaya kaldıran bir başka sese bir katedral çanının sesine ve sonra da dünyanın tümüne yayılıyor. 

Tren geçiyor ses durduğunda. Artık tüm dünya bir istasyon, artık şair tüm dünyada yalnız. Sadece biliyor ve diliyor herkesin bu anı hatırlamasını. "Devam edin!" gidin, zaten aranızda olmayanı yalnız bırakıp o istasyonda, sadece hatırlayın bir tek o değil, hepimiz bir ara, bir arada yalnızdık orada.

Wednesday, December 12, 2018

Kış Yolculuğu


Yolların kısa olduğu bir ülkede kış da pek bir yere çıkmıyor. Ya soğuk bir sabah, ya gökte fazladan bir kaç bulut, o kadar. Winterreise, yani kış yolculuğu romanları benim roman türü içinde en sevdiğim bir kaç alt türden biri. Adının çağrıştırdığı gibi konusunun doğrudan kışın yapılan bir yolculuk olduğunu düşünmek biraz kolaycılığa kaçabilir. Tema olarak kış yolculuğu romanları yaşamla mücadeleyi, yabancılaşmayı, hayatı onun dışında kalarak, izleyerek  de deneyimlemeyi, yalnızlığı en net anlatan romanlar. Üşüyen bir ağacın değil, ama ağaçtan kopan yaprağın aklıyla yazıldıkları söylenebilir; bir rüzgarın yörüngesinde savruk, kökünden uzak / köksüz, hayatın neresine doğru savrulduğunu belki ancak bir sezgiyle bilenlerin romanları.

Kendi kışlarımı düşünüyorum; uzak bir ülkedeki uzun, yıkıcı olanları. Çocukluğumun sonsuzluğa doğru uzayan gecelerini, bitmeyen bir yazın içinden geçermiş gibi yaşadığım ilk gençliğimde belli belirsiz bana yaşamın başka, daha soğuk bir yüzü olduğunu da hissettiren mevsimi. Elimin altındaki romanların bir tür yaşama bilgisi sunduğunun farkında değildim. Hayatın içine doğru yürümek istediğimde yanıma aldığım daha çok şiir kitaplarıydı. Şimdi ise geriye dönüp baktığımda soğuğun tıpkı bir romandaki konu örgüsü gibi herkesi, her şeyi birbirine bağladığını seziyorum. 

Kış sessiz bir anlaşma gibi sokaktaki uluyan hayvanların sesi ile havada buharlaşan nefesim arasında bir ortaklık kuruyor, yoldaki pus uzaklara ve yabancılığa alışkın, meftun olan benliğimi bir kere daha yola çıkması için tahrik ediyor ve ben üşüyen ellerimi hayattaki tüm varlığımla birlikte ceplerimde saklıyorum. Evet, edebiyatla kış arasındaki benzerlik bu: İkisinde de insan karşı koyamayacağı bir etki gizli. Birinde bir ağacın dallarını titretirken onu izleyenin saçlarını okşayan sessiz bir rüzgar, diğerinde bir sayfada ilerlerken okuyanın içine doğru ilerleyen bir insanlık durumu.  Dokunulmadık, işlenmedik köşelerinde yaşamın kendinden daha büyük olduğunu algılayan insan. Yaşamadığı bir hikayenin cümlesindeki bir özne, uzamadığı bir dalın ucundaki yaprak kesiği. 

Ama  yolların kısa olduğu bir ülkede kış da pek bir yere çıkmıyor. Tanıdık yüzler, bildik yollar, eski bir ürpertinin ziyareti. Öyle olunca da edebiyat varlığın yükünü tek başına -bir kez daha- üstleniyor. Kitaplardan kurulu haritalar, cümlelerle çizili rotalar. Soğuğun hakkını vermenin tek çaresi oluyor sayfalarda bir ürpertiyi aramak. Arayış yolculuk, arayan yolcu oluyor.  Karanlık çöktüğünde sayfalar ağarmaya başlıyor ve nefesim sayfanın diğer yamacındaki bir ülkede buharlaşıp uçuyor uzak ülkenin üzerinden

Saturday, December 8, 2018

Gogol'ün Burnu, Gerçeğin Dışı


"Ama en çok şaştığım, en çok akıl erdiremediğim başka bir nokta da, yazarların bu türlü konuları alıp işlemeye kalkmaları. İnanın bana, bu açıklanamaz. Akıl erdiremiyorum. Önce, ülkenin bundan hiçbir yararı yok; sonra… Yararı gene yok. Ne olduğunu bir türlü anlayamıyorum… Ama ne derseniz deyin, bazı noktalar… Öyle ya, hangi işin bir şaşırtıcı yönü yok! Gene de insan, biraz düşününce bu öyküde bir şeyler bulmuyor mu? Ne derlerse desinler, yeryüzünde bu türlü olaylar oluyor; binde bir, ama oluyor!.."

Yukarıdaki alıntı Gogol'ün binde bir değil, milyonda bir dahi gerçekleşemeyecek gerçeküstü (dışı?) bir olayı anlattığı Burun adlı öyküsünden. Çoğunlukla Gogol'ün kendisini Gogol yapan Hristiyanlık öncesi dönemine ait en karakteristik ve başarılı öyküsü olarak değerlendirilen öykü bu sözlerle bitiyor. "Önce, ülkenin bundan (yazarların gerçekleşmeyecek bir konuyu işlemesinden -B.U.) hiçbir yararı yok" cümlesinde katı, ağır bir ironi mi gizli, yoksa Gogol yaptığı işin faydasızlığına rağmen bu işi yapmaya devam edeceğini mi ilan ediyor, bugün hala belirsiz ve tartışma konusu. 

Kendi adıma önce tüm öykülerinde kendini sinik bir yıkıcılıkla içinde bulunduğu devasa toplumun, Rus toplumunun tüm sosyal, idari yapısını alaya alan ardından da yıktığı tabuların yerine bir şey koyamayınca biçare bir adanmışlık duygusuyla kendini dine adayan bu büyük yazarın hiç bir şeyi sırf haz duyuyor diye keyfi bir şekilde yaptığına inanmıyorum. 

Bunun akıl yürütmeyle, denklemlerle açıklanabilecek yanları da var ama benim öncelikli nedenim öykünün bende yarattığı sarsıntının kendisi. Gene de bir sanat eserine kendini açarken bir buluşma yaşamayan, bu yüzden de kendi aklını ve aklının sınırlarını bir köşeye çıkarıp koyamayan kişileri tatmin etmek için önce aklın bu yürüyüşünü aradan çıkartıyorum:

Günlük yaşam belirli bir simgeler düzeni barındırır. Her simge belli bir neden sonuç ilişkisi nedeniyle meydana gelse bile, belli bir süreden fazla güncelliğini korumuş simgeler kullanıldıkça anlam aşınmasına uğrar ve yeni anlamlara bürünür. Simgeyle birlikte simgeyi içinde barındıran simgeler sistemi de aynı dönüşüme uğradığı için sistemin hiyerarşik yapısında, ya da işleyiş biçiminde aynı aşınmaya rastlanmaz. Örneğin ben, Lefkoşa'da yaşayan bir Kıbrıslı olarak Mağusa'daki bir kültür sanat etkinliği için oradaki bir kiliseyi ziyaret edecek olmamı yadırgamam. Çünkü alıştığım simgeler düzeninde kilise sadece ibadet edilen bir yer değil, aynı zamanda göç etmek zorunda bırakılan insanlardan geriye kalan ve çoğunlukla kültür sanat lokali olarak kullanılan bir mekandır. Bu nedenle aklıma ya etkinliğe çan sesi karışırsa, ya da orada ibadet edenlerle etkinliğe katılanlar  keşmekeş  yaşarsa gibi bir soru gelmez. 

Aynı şekilde gerçeküstücü bir sanat eseri de kendi simgeler düzeninin kendi içinde barındırır. Ama unutulmaması gereken en net nokta eserin simgeler düzeninin gerçek hayatın bir alegorisi olduğu, onun günlük yaşamdaki sarsılmaz yapısını bozarak  yeni kavrayış biçimlerine giden yolu araladığıdır. Bu nedenle eşeğin Hristiyanlık'ya kutsal bir yeri olduğunu, piyanonun da dadacı simgelerden biri olduğunu bilen biri Luis Bunuel'in Un Chien Andalou'sunu izlerken aslında izlemekte olduğu şeyin bir din eleştirisi olduğunu algılayıp hem sanatsal bir haz duyabilir, hem de eleştirilmez görünen din kurumunu eleştirerek yeni bir düşünceye zihninde yer açabilir. Aynı simgenin daha sonra bir Chagall resminde, bir Beckett kitabında görünmesi de zihnindeki bu yeni simgeler düzeninin haritasının gündelik hayatındakine eş bir genişlikte yer almasını sağlar. 

Bu yüzden  içinde gerçekten bir anlamı barındıran sürrealist resim, edebiyat, sinema eserleri ancak hem sanatçının, hem de eseri tüketenin günlük hayatın simgelerine gerçekten vakıf olduğu eserlerdir denilebilir. Aksi sadece kulağa işitsel, göze görsel olarak hoş gelen bir takım sayıklamaları not etmekten ibaret olabilir ki bunun da kendi içinde bir güzelliği değeri olabilir ama bunu gerçekleştiren eser sahibinin gerçeğin yeni bir yorumuna sahip olduğu iddiası fazlasıyla boş ve gülünç kalır.

Gogol'a dönersek; Burun öyküsü gerçeküstü bir üslupla yazılmış ve bu nedenle de alabildiğine gerçekçi bir öykü. Sadece gerçek simgeler sisteminin fotoğrafını çekmekle kalmıyor, orada ufak bir neşter darbesiyle yeni bir hiyerarşi yaratıyor. Sadece bir vücut uzvunu yerinden ederek insanın tüm gerçeklikle olan ilişkisinin yerle bir olmasına neden oluyor. Gerçeğe böyle bir müdahale salt içi boş bir mizahla açıklanabilir mi? Ben bu öyküyü ilk okuduğumda başımı kitaptan kaldırınca burnumu hala orada olup olmadığını görmek için yoklamış ardından da yerinde olduğunu görünce çevremdeki dünyanın hala yerinde olup olmadığını kontrol etmek için çevreme bakmıştım. Bana bu baş dönmesini yaşatan metin sadece bir kalem oyunu muydu?

Dünya'nın evet alışıldık bir görünüşü var doğru, ancak ona alışamayanlar ve başka şekillerde görenler de var. Onlar olduğu sürece başını kitaptan kaldırınca dünyanın yerinde durup durmadığını kontrol edenler de olacak, gerçeğin gerçeğin dışına uzanan ucuna tutunup başka bir yere savrulanlar da. Kopup dışına savruldukça,  uzaklaşıp yalnızlaştıkça anlaşılıyor dünya

P.S: Gogol'ün öyküsünün tamamını okumak isteyenler "buraya" bakabilir.

Wednesday, December 5, 2018

Peter Laugesen - Şiirin Çağırdığı Yer

Bugünlerde Danimarkalı şair Peter Laugesen'in seçme şiirleri elimin altında, baş ucumda, yanı başımda. Nedenini ben de bilmiyorum, sadece tahminlerim var. Belki benimki gibi, düz çizgide değil, sarmal, köşeli, kendi içinde dallanıp budaklanan bir hikayesi olan hayatların, insanı eninde sonunda tek bir sesi olmayan, doğru yerde durmak yerine şiirin ve var olmanın biçimleri arasında oradan oraya savrulan ama doğru biçimde savrulan şairlere muhtaç kılmasındandır. Laugesen bir dada şairi. Ama aynı zamanda haiku yazarı. Aynı zamanda sembolist. Aynı zamanda anlatımcı. Laugesen sadece şiirden ibaret bir adam. Kopenhag doğumlu ama doğadan başka bir şeye tahammül edemediği için ailesiyle birlikte onyıllar boyunca Danimarka'da bir dağ ormanın yamacındaki ufak bir kasabaya kendini kapatan bir modern zaman keşişi. Kelimeler bir şekilde onu daha küçüklüğünde yakalamış. Henüz bir şair olduğunun farkında olmadan sürekli yazı yazdığı için uzun süre gazeteci olacağını sanmış. Ardından beat kuşağıyla tanışma ve kendi deyimiyle "explosion." Şiirlerin yapısındaki jazz ritmi, sözcüklerin ifade gücü kendisini vurmuş ve ilk şiirlerini bu dilde yazmaya başlamış. Ardından dadacılarla tanışma ve sözlerin sessel olanaklarına yaslanmak, bir nevi müziksel bir şiire sıçrama, ya da şiiri müzikleştirme deneyimi. Eli biraz olsun kalem tutmuş olanlar bir insanın yazdıkları aracılığıyla böyle farklı ifade biçimlerine savrulmasının bir insanın yaşadığı kenti, siyasal görüşünü, işini, sevgilisini değiştirmesinden daha yoğun bir değişim olacağını Laugesen'in biçimler arasında savrulurken aslında farklı farklı hayatları deneyimlediğini anlayacaktır. 

                                

Durum buyken ben Laugesen şiiri okumanın, sadece şiirlerin kendi görsel içerikleri yüzünden değil, şiirinin macerasından dolayı bir hikayeyi "izleme" neredeyse filmleştirme hazzı yaşattığını da ileri sürebilirim. Gördüğü dünyayı resmetmek yerine tuvalin içindeki çizginin kendi macerasını resmeden, yani sanatsal alanı içindeki devinimleri anlatıcılığını üstlenerek bütün dünyaya sırt çeviren ama bu sayede / bundan dolayı da kendisi bir başka yeni bir dünya olan ressamlar gibi Peter Laugesen de bir ucu haikulara, bir ucu beatlere bir uçu sadece kendine, hatta kendisinin bile isimlendiremediği gölgede kalmış muğlak yanlarına uzanan derin bir şiir kuruyor, amacı bir şiir kurmak olmadan. Amacı bir şiir kurmak değil çünkü ortada bir çalışma değil, bir durum var. Sayfada dünyanın tek renkliliğine, matlığına tahammül edemeyen bir insan var ve tahammülsüzlüğü onu alıp dünya şiirinin içinde oradan oraya savuruyor. Kimi zaman sadece bir sayfaya gelişigüzel saçılmış Latin harfleri, kimi zaman bir sone, kimi zaman da ağdalı bir anlatı çıkıyor ortaya. Bütün bunlar var olma eyleminin ağırlığını taşıyamayan birisiyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor bize. Okur olarak o ağırlığa ortak olduğumuz noktada, yani elimizi taşın altına koyup, geri çekilip şairin kaçtığı dünya haline uzaklaştığımızda ise kendi varlığımız da aynı savrulmayı yaşayıp şiirin serüvenine ortak oluyor. 

                                                                      *

Kendi okurluk serüvenimin başlangıcı aşağı yukarı adımı öğrendiğim yıllara denk gelir. Bugüne kadar da tuhaf bir şekilde hayatımın tam aksine kendi içinde tutarlı oldu ve geçtiği merhale ne olursa olsun anlamlı bir yerden geçti (bu da sanırım en anlam verdiğim başarım). Bugün ise dünyayla aramdaki mesafeyi açarken Laugesen gibi tutarsızlığı içinde tutarlı olan birini okumanın ağzımda bıraktığı buruk tadı geçtiğim tüm yolların, tanıdığım tüm insanların, yaşadığım tüm yaşamların ortak tadına benzettiğimi, bana benliğimin ayrı ayrı duran parçalarından yaptığı bir resmi gösterdiğini söyleyebilirim. Hatta belki de beni, ben artık olmaz derken yeni bir şiirin içine doğru yavaş yavaş bıraktığını da.   



Monday, December 3, 2018

Loş


Tenini yakan denizin tuzu mu, zamanın akışı mı bilemedi. Yürürken bedeninde kendi varlığından başka bir şeyler daha taşıyordu. Ne olduklarını bilmeden.  Aniden yükselen bir dalga belinin üstüne kadar vurdu, geri çekilmekte biraz tereddüt etti. Ya da zaman giderek daha yavaş geçiyor, duraksıyordu. Ölümsüzlüğe doğru bir nefes. Deniz kokulu. Dalgalı. Uzak. Engin.  Denizin öte ucunda, çok uzak bir sahilde bir başkasının suya doğru yürüyüp yürümediğini merak etti. 

*

Deniz düşünde adamın kendini rüzgara bırakıp içine yuvarlandığını gördü. Derinlerinde yükselen su bitkileri çiçek açtılar. Çiçeklerden biri ağzını bir yatak gibi açtı. Adam varlığında taşıdığı ne varsa onların ağırlığıyla süzüldü aşağı doğru. Derinde dalga yoktu. Nefes de. Sadece loş bir ışık. Çiçeğin ağzına doğru süzüldü, açık olan yapraklardan birinin üstüne boylu boyunca yattı. Diğer yaprak yavaşça üzerine doğru kapandı. Deniz uyandığı zaman düş uzak bir sahilde ona doğru yürüyen bir başkasının aklında devam ediyordu. Dalgalar onu alıp ufka doğru taşıdı.


*

Yumduğu gözlerini açtığında hala aynı kalabalığın içindeydiler. Bıkkınlıkla yanındakine gülümsedi, 'gitmek istiyorum' dedi, 'uzağa gitmek.'

Friday, November 30, 2018

Kışa Doğru Son


Kışa doğru son geçitten geçerken susup içinden geçtiğim zamanı da işitmeye çabaladım. Uysal bir yağmur, ya da ulusu olmayan bir şair gibi sessiz, ağır, dolu dolu aktı zaman. Halbuki ortada ne bir şiir, ne de  uysal olan bir şey, vardı. Sadece yersizlik, köksüzlük, zamansızlık. 

Geriye döndüğüm, ileriye gittiğim, yerimde saydığım tüm noktaları bir bir durdukları yerden çekip toplayarak çizdiğim çizgiye bir de renk verdim. Görenler günleri geçiriyorum sandı. Benim de elbet tarif edilebilir yaşamlarım vardı İşler, güçler, verilen sözler, gündelik uğraşlar. Ama hiç biri umurumda değildi. Ben anlamların sözcüklerini soyunduğu yerde bir şey saklıyordum. Biliyordum.

İnsanların arasına karışınca onlara onların sesleriyle bir şeyler söyledim. Nezaketle gülümsedim. Faturaları ödedim, gazetelere göz attım, mesajlarına cevap verdim. Ama içimde uzağa doğru koşan siyah  bir atın adımlarıyla uzaklaşan bir şey... "Havalardandır" demiştim, inanmıştın. 

Sonra sayfalar birikmeye başladı. Kirli, gürültülü, sisli, puslu, kusurlu. Dışarıda bir içimiz olduğunun hiç farkında olmadan, olsa çok korkacak insanların yaşamlarıyla çevriliyken kendime nasıl olduysa gizli bir bahçe kurabildim. Geceleri daha kolaydı çünkü geceler yaşama aitti, yaşayanlara değil. Yabani bir kuş bir şarkı söylüyordu, tüm insanlık susuyordu. Bir tek ben işittim, utandım. Başımı sadece benim için anlamlı, sadece benim için açık, sadece benim için gerçek olan, ama anlamlı, açık ve gerçek olan o suyun geldiği yöne doğru çevirdim, çünkü insanların cümlelerinin grameri bile sarsılmıştı içimdeki insanlık sarsılırken. Ben haber bültenlerini değil gece kuşlarını dinledim.

Kendimi kendimi gizlediğim yerde kaybettim.


Friday, November 23, 2018

Rastlantılar


M.'ye

"Görüşmek istiyor ama buluşamazsın."

Sabaha geceden hiçbir şey kalmasın istiyordum ama bıraktığımız iz benden ve silebileceğimden büyüktü. Pencereden görünen Maritime Records'un vitrininde paramın ya da zamanımın sahip olmama izin vermediği 7inçlik plaklara bakarken benim olmayan her şeyden bir şarkı yapıp mırıldanmayı denedim, nefesim yetmedi. Sahilleri, balıkçı kasabalarını ve kış sabahlarını mırıldanırken sustum.

"Korumaya karar verdin onu, yarı okunmuş bir şiir kitabının içinde."

Hava her zamanki gibi yağmurlu, Croydon'dan geçip sahile varan yol her zamanki gibi kısa ama yağmur bu kez tanımadığım bir renkteydi. Tadına bakmayı denemedim, kekliğin ötüşünü dinlemek yetiyordu. Şişenin dibini gördüğümüz sırada yeni bir şiir kitabı açmışım. Fotoğraflamasam hatırlamayacaktım. Unuttuğum diğer şeylerle birlikte rengi solacak, biçimi günlere benzeyen bir boşluğun içinde solup unutulacaktı. Croydon yerine yukarıya Macclesfield'a doğru da gidebilir, o anıt mezarın başında bir Joy Division şarkısı dinleyebilirdim. Hatta daha da cesaret edersem Pollokshields'e. Adımlarım geçmiş şairlerin adımlarına dolanırken yürüdüğüm yolun bir dansın adımları olmadığını kim söyleyebilirdi? Gece uzuyordu.

"İşaret olarak saklanmış yasemin dalcığı gibi, ..."

Zaman bize bir yanılgı daha yaşatıp geceyi sonlandırdığında aç  ve yorgunduk. Ama yanımda olmandan mutluydum. Henüz başımıza gelecekleri bilmiyorduk. Kilisenin bahçesinde üşüyerek ve bize hiç benzemeyen insanların bizimkine hiç benzemeyen sabahlarını izlerken gecenin bir kısmı da içimizde bir yerde devam ediyordu. Uyuyalım artık dedim. Uyuduk, elimdeki kuş havalandı. Göz kapandı. Yıldız kaydı. Şairin suskunluğu bir köprü gibi taşıdı beni olacaklara.

"...solarken kokusunu bırakan."

Her yıldız er geç kayar, kendi karaltısına.

Greenwich, Londra 2012 /
Lefkoşa 2018  



*: Mehmet Yaşın, Yasemin Dalcığı                                                                                                         

Tuesday, November 13, 2018

Adı

Adı  bir sokak tabelasında yaşıyordu, kendisi hiç gerçekten yaşadı mı emin değilim. Etrafa bakındım, bir iz göremedim. Bir suç işlemek için saat çok erken ya da çok geçti. Ama saatler usul usul geceye doğru uzanıyordu. İçime erken kayan bir kaç yıldız düştü. Düştükleri yerde kayboldular.

Ben çantamdaki kitapları masaya yerleştirirken bana hayatından söz etti, kaçmak istediğinden, kaçamadığından, kendinden. Ses çıkarmadan onu dinledim. Sözleri bittiğinde masadaki kitaplardan birine bakıp 'hiç Dostoyevski okumadım' dedi. Nereden başlayacağını bilmiyormuş. 'Ölüler Evinden Anılar' demek üzereydim ki bu sözcüklerin her birinin, ölümün, evin ve anının onda yaratabileceği ürpertiyi düşünüp sustum. 'Boş ver' dedim, 'başlama. Sağlam bir suç işle ve kendini cezalandır, aynı şey.' Güldü. Başucumuzdaki pencereden içeri yağmurun ilk damlaları giriyordu. Pencereyi kapatmadık, yüzümüz bulutların gölgelerinde iyice kararsın diye bekledik. Kalabalık bir sessizlikti. İki kişilik. Koyu.

Sessizlik şiddetlenen yağmurun içinde işitilmez hale gelince 'benim de sana anlatacaklarım var' dedim. Ona şiirleri nasıl pusula, romanları harita gibi kullandığımdan bahsettim. Gidecek bir yolu olan biri gibi. Bir yabancı gibi. Dikkatle dinledi. Ölü bir kadın için fazlasıyla iyi bir dinleyiciydi. İçimdeki hikayeyi çekip çekip kaleminin mürekkebini doldurduğunu hissettim. Bir kelime. Bir cümle. Bir tane daha. Bir paragraf. Düğümüm çözüldükçe hikayem uzuyordu. Kaybolan yıldızları bulana kadar ilerledi, durdu. Onları bana bıraktı. İyi ki.

Yüzüne dokunursam parmaklarımı kaybedeceğimden korktum. Onun yerine şiir değişmeyi teklif ettim. Bana vereceği şiirin Fransız işi bir şey olacağına emindim. Alegorik, masalsı, bir şey anlatmak yerine bir şey yaşatmaya çalışan. Bense hayatı olmayan bu kadına bir hikaye vermek istiyordum. İngilizler gibi. Nesneler, ölçüler, anılar. Bende ona ait, onda bana ait bir şey olduğunu biliyordum, biliyorduk. Ama ikimiz de varlıklarımızdan olduğumuz yere bağlıydık, değişemez, birbirimizleşemezdik. Eski, unutulmuş bir dilin şarkısı gibi yalnızlığımızı taşımakla yükümlüydük.

Hayret' diyor kadın garson,
'Siz ne zaman gelseniz yağmur yağıyor.'
İçimden: 'Hayır, yağmur benim.' diyorum
Sokaktan bir sürü şemsiye geçiyor.*

dedim

Mavi yaz akşamlarında, özgür, gezeceğim,
Ayaklarımın altında nemli, serin kırlar; 
Başakları devşirip otları ezeceğim,
Yıkayıp arıtacak çıplak başımı rüzgar.

Ne bir söz, ne düşünce, yalnız bitmeyen düş
Ve yüreğimde sevgi; büyük, sonsuz, umutlu,
Çekip gideceğim, çingene gibi, başıboş
Doğada, -bir kadınla birlikte gibi mutlu.**

dedi.

Çıkardım içimdeki yıldızlardan birini ona ben verdim. Bir şey söylemeden aldı içine yerleştirdi. Geldiği yoldan gerisin geri yürüyüp başladığı yere döndü. Tek başına. Bir fısıltı kadar hafif bedeniyle ve çıplak ayaklarıyla.
Zahra.


*: Enis Batur, 
**: Arthur Rimbaud