Monday, July 13, 2026

Beytambal, Yerlilik ve Yüzeydeki Çatlak: Ulus Baker'de Kapanmayan Bir Duygulanımsal Bakiye

 


Ön not: Aşağıdaki makaleyi sadece Ulus Baker'e değin bir konuda kendi aklımı toparlamak, netleştirmek için yazdım, herhangi bir hakemli akademik dergiye göndermedim ve göndermeyi düşünmüyorum.

Öz

Ulus Baker'in (1960-2007) sosyolog ve felsefeci kimliği, ölümünden sonra giderek bir efsane niteliği kazandı: Kendine özgü yaşam tarzı, erken ölümü ve derslerinde bıraktığı iz, onu bir metinler bütünü olarak değil bir kişilik olarak hatırlanır kıldı. Bu makale, söz konusu hatırlama biçiminin, Baker'in yazdıklarında sezilen ama nadiren adı konan bir özelliği görünmez kıldığını öne sürer. İddia, ayrı ayrı kaleme alınmış denemelerin ve fragmanların bir anlatı oluşturduğu değildir; iddia, okur tarafından yan yana getirildiklerinde, belirli imge ve değerlendirme gerilimlerinin tür ve kayıt değiştirerek, kapanmadan ve ses konumunu değiştirerek yeniden belirdiği, bunun da sıradan kavramsal süreklilikten ayrılan, kapanmayan bir duygulanımsal bakiye bıraktığıdır. Makale bu ayrımı önce işlevsel ölçütlerle tanımlar, ardından doğrudan/dolaylı eylem karşıtlığını bir karşılaştırma durumu, "Beytambal" ile "Yerlilik" ve "Yüzeydeki Çatlak" arasındaki gerilimi ise asıl örnek olarak kullanır. Baker'in kitaplarının büyük bölümünün vefatından sonra dostları tarafından elektronik yazışma, ders notu ve söyleşi kaydından derlenmiş olması ayrı bir sorun doğurur; makale bu sorunun, Baker'in kendi düşüncesinin de yaslandığı Deleuze ve Parnet'nin çifte hırsızlık fikriyle tümüyle çözülemeyeceğini, yorumbilgisel üretkenlik ile filolojik yazarlık atfının farklı meseleler olarak ayrı tutulması gerektiğini savunur.

Anahtar Kelimeler: Ulus Baker, duygulanımsal bakiye, dolaylılık, edebiyat sosyolojisi, fragman, derleme

Abstract

Ulus Baker (1960-2007), a Turkish Cypriot sociologist and philosopher, has increasingly been remembered since his death as a legend rather than as a body of texts: his distinctive way of life, his early death and the mark he left in his classroom have overshadowed sustained attention to what he actually wrote. This article argues that this mode of commemoration has obscured a feature of his writing that is rarely named as such. The claim is not that Baker's scattered essays and fragments add up to a narrative; it is that, when read alongside one another, specific images and evaluative tensions reappear across genre and register, resist closure, and shift the position from which they are spoken, leaving behind an unresolved affective residue that ordinary conceptual continuity does not produce. The article first proposes working criteria for this distinction, then treats the opposition between direct and indirect action as a comparison case and the tension between "Beytambal", "Yerlilik" and "Yüzeydeki Çatlak" as the central case. It further addresses the problem posed by the posthumous, archival character of most of Baker's books, arguing that this problem is not resolved by Deleuze and Parnet's concept of "double capture," which Baker's own thinking draws on, but must be kept open as two separate questions: one hermeneutic, one philological.

Keywords: Ulus Baker, affective residue, indirection, sociology of literature, fragment, posthumous compilation

1. Bir Doğum Yerinin Kayboluşu

Ulus Baker'in nerede doğduğu, aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ tam olarak bilinmiyor. Kaynakların çoğunluğu 14 Temmuz 1960'ta Leningrad'da doğduğunu yazar; bu bilgi, Baker'in kitaplarının hemen hepsinin arka kapağında yayınevi tarafından hazırlanmış, özdeş bir biyografi metninde tekrarlanır (bkz. örn. Baker, 2009, arka kapak). Yerel bir Kıbrıs haber sitesi ise "bilinenin aksine" İstanbul'da doğduğunu ileri sürer (Detay Kıbrıs, 2020); Adanır'ın (2019) aktardığı bir 2016 tarihli gazete yazısı ise Lefkoşa'yı işaret eder. Kıbrıslı gazeteci Eralp Adanır, 2019'da kaleme aldığı bir anma yazısında bu karmaşayı bizzat fark eder: "web sitelerinde araştırmaya başladığımda doğum yeri konusunda müthiş bir karmaşayla karşılaştım" diye yazar (Adanır, 2019). Aynı belirsizlik ölüm tarihine, ölüm nedenine ya da geride bıraktığı kitaplara hiç uğramaz; yalnızca doğum yerinde, yani hayatının en kolay arşivlenebilir olgusunda beliriyor.

Adanır'ın yazısı, Soylenti Dergi'nin "kendi galaksisinde yaşayan bir sosyolog" başlığı (Soylenti Dergi, 2020) ya da Yaz Hocam'ın "keşke ben de ondan ders dinleyebilseydim" cümlesi (Yaz Hocam, 2021), burada temsili bir örneklem olarak değil, dolaşımdaki efsaneleştirici söylemin üç ayrı örneği olarak kullanılıyor; biyografik doğrulama değil, alımlama biçimi bu makalenin konusu. Bu ifadeler yalan değil, gerçek bir sevginin izini taşıyorlar. Sorun başka bir yerde: Bu dil, Baker'in tekilliğini kişiliğine, üslubuna, erken ölümüne yerleştirdiği ölçüde, geride bıraktığı metinlere yönelik daha sıkı bir dikkati fiilen erteliyor. Efsane, bir bakıma, okumanın yerine geçebiliyor.

Akademik yakın çevrede tam tersi bir eğilim de var. Orhan Koçak, Baker'in sağlığında bastırdığı tek derlemenin sonuna eklediği yazıda kalıcı bir formül kurar: "Herhalde bir 'Ulus Baker' yazısı olduğu gibi, bir de bu yazının okunması vardır" (Koçak, 2000, s. 251). Koçak, bu yazıyı kişiliğe indirgemeden, cümle düzeyinde okur: Konudan konuya, alandan alana "külfetsizce" kayan bir merak, gezinmeyi hedefe tercih eden bir zihin (Koçak, 2000, s. 251-253). Verdiği bir örnek bu makalenin izleğine önceden ışık tutar: Baker bir yerde "Kafka'nın eserleri yapılar arasında bir gezintidir" deyivermiş, Koçak da bu Kafka'nın Walter Benjamin'in değil, "Borges'in, Deleuze'ün ve Baker'in Kafka'sı" olabileceğini sormadan edememiştir (Koçak, 2000, s. 251-252). Üslup eleştirmeninin kendisi bile bir edebiyat tarihi tartışmasının içine düşmekten kaçamıyor.

Koçak'ın bıraktığı yerden devam etmek istiyorum, ama farklı bir soruyla: Koçak'ın konusu üsluptur, benim peşine düştüğüm şey ondan farklıdır. Onlarca ayrı bağlamda yazılmış deneme, ders notu ve mektup parçasına dağılmış olan bu külliyat, yan yana okunduğunda, tek bir cümlenin taşıyamayacağı bir şey biriktiriyor mu? Bu soruyu sorabilmek için önce mistifikasyonun çekim alanından çıkmak, ardından Baker'in bizzat edebiyatla ne kadar iç içe bir düşünür olduğunu hatırlamak gerekiyor. Bunu baştan netleştirmek gerekirse, bu makale Baker'i kurumsal ya da mesleki anlamda bir "edebiyatçı" ilan etmiyor: Baker'in bir roman ya da şiir yazarı olduğunu değil, külliyatının belirli bir kesitinin edebî okuma yöntemlerine, özellikle yakın okumaya, dirençsiz olduğunu, hatta bu yöntemleri talep ettiğini iddia ediyorum. Makalenin geri kalanı şöyle ilerliyor: İkinci bölüm bu iddiayı Baker'in kendi edebiyat yazılarıyla temellendiriyor, üçüncü bölüm "duygulanımsal bakiye" kavramını tanımlıyor, dördüncü bölüm bu kavramı uygulamadan önce külliyatın hangi kesitinin incelendiğini ve ölüm sonrası derlenmiş olmanın ne anlama geldiğini açıklıyor, beşinci bölüm asıl yakın okumayı yapıyor.

2. Sosyoloğun Edebiyat Tarihiyle Karşılaşması

Baker'in edebiyatla ilişkisini yalnızca üslup düzeyinde aramak, elimizdeki en açık kanıtı gözden kaçırmak anlamına gelir: Baker, edebiyat tarihine ilişkin bir taslak da geliştirmiştir. "Ulusal Edebiyat Nedir?" başlıklı deneme, Namık Kemal'den Tanzimat'ın "biz" söylemine, Ahmed Midhat'ın "deneycilik" iddiasına, Halid Ziya'nın "ideal-gerçek" çatışmasına, oradan da Orhan Pamuk'a uzanan bir edebiyat tarihi taslağıdır, Berna Moran'ın Aşk-ı Memnu okumasıyla hesaplaşır, Orhan Koçak'ın iki çalışmasına atıfta bulunur, Deleuze'ün gerçekçilik-natüralizm ayrımını Osmanlı-Türk romanının "deney" söylemini açıklamak için kullanır (Baker, 2000, s. 159-167). Aynı refleks Beyin Ekran'da, "Sinema ve jest" fragmanının tam ortasında yeniden karşımıza çıkar: Baker, "klasik" ile "modern" edebiyat arasındaki farkı jestin bir dil olarak kodlanmış olup olmamasına bağlar, Balzac ve Tolstoy'u Woolf, Proust, Joyce ve Kafka'dan ayırır (Baker, 2011, s. 330), birkaç satır sonra da aynı ayrımı sinemanın doğuşuna, Lumière'in "herhangi an"ı ile Edison'un jest merkezli "esas sinema"sı arasındaki farka taşır (Baker, 2011, s. 331).

Yüzeybilim'de bu edebiyat sosyolojisi pratiği iki fragmanla daha derinleşir. "Azınlık Edebiyatı Nedir?" fragmanı, Deleuze'ün Kafka üzerinden kurduğu "minör edebiyat" kavramını devralır, "azınlık" sözcüğünü yalnızca etnik kimliğe değil, Latince "minoritas"ın ikinci anlamına, "henüz değil" ile "artık değil" arasında kalana bağlar, Mehmet Yaşın'ın Kıbrıslı Türk şiiri üzerine geliştirdiği "periferi edebiyatı" kavramını "bütün 'modern' edebiyatın bir 'azınlık edebiyatı' olduğu gerçeğini elden kaçırmakla" eleştirir (Baker, 2009, s. 393-395). "Meczup Edebiyatı" fragmanı ise, aslen Virgül dergisinde yayımlanmış (Virgül, 15, Ocak 1999; bkz. Baker, 2009, s. 476), bambaşka bir kayıtta çalışır: Kişisel imzasını her sayfaya basan, "samimiyetini" biricik güvence sayan bir yazar tipolojisi kurar, Dostoyevski'nin Budala'sını ve Kleist'in Kohlhaas'ını örnek gösterir (Baker, 2009, s. 476-478); beşinci bölümde izleyeceğimiz ses kayması, tam tersine, seyrek ve belirli anlarla sınırlıdır, sayfaların çoğunda hiç görünmez.

Bu üç fragmanı, Zeliha Kapukaya'nın (2023) doğrudan ele aldığını belirtmek gerekir: Kapukaya, "Ulus Baker'in Azınlık (Minör) Edebiyatı, Meczup Edebiyatı ve Ulusal Edebiyat Üzerine Yazıları" başlıklı makalesinde bu üç metni tek tek tanıtır ve edebiyat araştırmaları açısından değerlendirir (Kapukaya, 2023, s. 66-76). Kapukaya'nın çalışması, Baker'in edebiyatla ilişkisinin sosyoloji literatüründe "ihmal edilmiş" bir konu olduğunu doğru biçimde belirtir (Kapukaya, 2023, s. 68), ama sorduğu soru bu makalenin sorusundan farklıdır: Kapukaya, bu üç metnin içeriğini tanıtıp değerlendirir, bunların Baker'in geri kalan külliyatıyla nasıl bir doku kurduğunu sormaz. Dolayısıyla bu bölümün iddiası, Baker'in edebiyatla ilgisinin literatürde hiç görülmediği değil, bu ilginin kendi külliyatının okunma biçimini nasıl etkilediğinin henüz yeterince sorgulanmadığıdır.

Bu ayrım önemlidir; çünkü bir düşünürün edebiyat tarihi yazmış olması, kendi külliyatının edebî biçimde okunmasını kendiliğinden meşrulaştırmaz; bir yazarın niyetinden bağımsız olarak zaten her metin biçimsel açıdan okunabilir. Burada iddia edilen daha dar ve daha savunulabilir bir şeydir: Baker'in edebiyatla ilişkisi, üslubuna dışarıdan bulaşan bir çekicilik değil, kavramlarını inşa ederken kullandığı bir alettir; "klasik" ile "modern" anlatı, "jest" ile "herhangi an" gibi ayrımlar, onun sinema ve siyaset üzerine söyleyeceklerinin mantığını önceden kurar. Bu, okuru Baker'in kendi metinlerine, en azından, edebî biçim sorularının yabancı olmadığı bir düşünürün metinleri olarak yaklaşmaya davet eder; kendiliğinden bir kanıt değil, bir ön izin niteliğindedir. Asıl kanıt, üçüncü bölümde tanımlanacak ölçütlerin metinlerde fiilen karşılanıp karşılanmadığında aranmalıdır. Baker üzerine incelediğim akademik çalışmalar arasında da, altıncı bölümde ayrıntılı biçimde göstereceğim gibi, külliyat içi tekrarların kapanmayan bir duygulanımsal bakiye bırakıp bırakmadığını doğrudan soran bir çalışmaya rastlamadım.

3. "Duygulanımsal Bakiye": Bir Tanım Denemesi

Bir külliyatta aynı kavramın farklı bağlamlarda geri dönmesi, tek başına, olağan bir şeydir; felsefe tarihinin sıradan işleyişidir bu. Spinoza'nın conatus'u, Deleuze'ün metinlerinde de geri döner, kimse bunu özel bir adlandırma gerektiren bir olgu saymaz. Öyleyse burada önerdiğim ayrımın bir iş görebilmesi için, sıradan kavramsal sürekliliği ondan ayıran ölçütlerin baştan konması gerekiyor.

Üç ölçüt öneriyorum; üçü birlikte karşılandığında bir tekrarın, salt kavramsal değil, duygulanımsal bir bakiye de taşıdığını düşünüyorum, tek başına hiçbiri yeterli değil. Bu ölçütleri, genel geçer bir kategori icat etme iddiasıyla değil, bu makalenin incelediği kesit için önerilen, keşfedici çalışma göstergeleri olarak sunuyorum; başka bir külliyatta işe yaramayabilirler.

Birincisi, tür ve kayıt göçüdür: İmge ya da problem, tek bir denemenin veya tek bir bağlamın sınırında kalmaz, siyaset felsefesinden özyaşamöyküsel fragmana, oradan sinema eleştirisine ya da sözlü ders anına geçer. İkincisi, kapanmamadır: Her geri dönüş, bir öncekini yalnızca doğrulamaz veya tekrar etmez; kavramı yeniden açar, ona karşı çıkar, onu tersine çevirir ya da üzerine yeni, bazen çelişen bir yük bindirir. "Geri dönüş" sözcüğü burada bir bestelenme kronolojisi iddiası taşımıyor; dördüncü bölümde tartışılacağı gibi, Baker'in külliyatının çoğu tarihsiz fragmanlardan, hangi sırayla yazıldığı belirsiz derlemelerden oluşuyor. Kastettiğim, metinler hangi sırayla kaleme alınmış olursa olsun, yan yana okunduklarında ortaya çıkan bir örüntü. Üçüncüsü, ve en belirleyici olanı, söylem konumunun değişmesidir: İmge geri döndüğünde, konuşan ses de değişir, kişisel olmayan, "biz" ya da "insan" diyen kuramsal ses, birden tarihli, yerleşik, "ben" diyen bir sese yerini bırakır, sonra yeniden kuramsal sese döner. Kavramlar da elbette farklı söylemsel sesler içinde taşınabilir; iddia ettiğim daha dar bir şey: Burada peşinde olduğum bakiye, tekrar ettikçe sesini değiştiren, kararsız bir taşıyıcısı olması gereken bir şeydir, çünkü onu taşıyan şey artık yalnızca bir önerme değil, farklı metinlerde zaman zaman kişisel, zaman zaman kişisel olmayan konumlardan dile gelen değerlendirme yüklü bir gerilimdir.

Bu üç ölçütü ayrı ayrı koymamın nedeni, sonraki bölümde ele alacağım örneklerin hepsinin aynı güçte olmadığını baştan kabul etmek. Doğrudan ile dolaylı eylem karşıtlığı, göreceğimiz gibi, ilk ölçütü fazlasıyla karşılar ama ikincisini ve üçüncüsünü karşılamaz: Kavram tür değiştirir, ama kapanmaz değildir, hatta oldukça istikrarlıdır, üstelik hep aynı, kişisel olmayan analitik sesle konuşulur. Beytambal ile Yerlilik arasındaki gerilim, bu gerilimin Yüzeydeki Çatlak'taki dönüşümüyle birlikte, üçünü birden karşılar. Aradaki fark, makalenin geri kalanının asıl konusudur.

"Duygulanımsal" sıfatını neden seçtiğimi netleştirmem gerekiyor, çünkü aynı örüntüyü "yinelenen motif," "çözümlenmemiş tematik gerilim" ya da "özyaşamöyküsel bakiye" gibi daha nötr terimlerle de adlandırmak mümkündü. Üç gerekçem var. Birincisi, terim keyfi değil: Baker'in doktora tezinin başlığı, Kanaatlerden İmajlara: Duygular Sosyolojisine Doğru, sabitlenmiş "kanaat"ten bedenlerin karşılaşmasında beliren "duygu"ya geçişi kendi projesinin merkezine koyar (Baker, 2010). "Duygulanım" sözcüğünü burada, Spinozacı-Deleuzecü affect kavramının Türkçe akademik yazındaki yerleşik karşılığı olarak, Baker'in "duygu" sözcüğüne teknik bir uzantı biçiminde kullanıyorum; Baker'in bu tam sözcüğü kullandığı bir pasajı elimde doğrulayamadım, bu yüzden asıl dayanağım "duygu" ile sınırlı. İkincisi, ölçüt düzeyinde bir gerekçe var: Üçüncü ölçüt, söylem konumunun değişmesi, söz konusu imgenin yalnızca kavramsal bir açıklama aracı olarak kalmadığını, kişisel, tarihli ve değerlendirme yüklü bir kayıtta da belirdiğini gösterir; bu, konuşanın "zorunda kaldığı" bir şey olarak değil, gözlemlenebilir bir kayma olarak okunmalı. Üçüncüsü, ve en somutu, analiz birimi düzeyinde bir gerekçe var: Burada peşinde olduğum şey ne "beytambal" sözcüğünün tekrarı, ne bir metafor, ne de mülkiyetin el değiştirmesi biçiminde bir anlatı şemasıdır; peşinde olduğum, kişisel anı, ideoloji eleştirisi ve siyasal-kentsel çözümleme arasında çözümlenmemiş kalan bir değerlendirme gerilimidir, somut olarak: Kıbrıs'ın hem reddedilemeyen bir dilsel-duygusal miras hem de sahiplenilmesi mümkün olmayan, başkasından kalmış bir mülk olarak deneyimlenmesi. "Duygulanımsal bakiye" bu gerilime verdiğim ad; "bakiye" sözcüğü, bu gerilimin bir sonuca bağlanmadan, kapatılmadan kaldığı anlamına geliyor. Bunu bir kez daha netleştireyim: Burada Baker'in beden, imaj ve karşılaşma üzerine kurduğu tam teorik affect kavrayışına bir iddia yöneltmiyorum; "duygulanımsal bakiye", metinlerde gözlemlediğim, değerlendirme yüklü ve kapatılamayan bir izi adlandıran, sınırlı ve eleştirel bir terim. Pratikte, bu izi şu göstergelerden takip ediyorum: Çelişkili değer yükleri (aynı nesneye hem "yararsız" hem "lanet" gibi karşıt sıfatların yüklenmesi), arzu ile reddiye birlikteliği (bir kavramın hem kuramsal düzeyde reddedilip hem imge düzeyinde arzulanması), kiplikte yoğunlaşma ("bence," "belki de" gibi işaretlerin metnin geri kalanına göre sık ve yığılı görünmesi) ve öznenin kendi konumuna yönelik kararsızlığı (konuşanın bir cümlede kuramcı, bir sonrakinde tanık sıfatıyla konuşması).

Burada "ses" sözcüğünü teknik bir anlatıcı kategorisi olarak değil, daha dar bir anlamda kullanıyorum: Kimin adına, hangi zamirle ve hangi değerlendirme kipiyle konuşulduğunun değişmesi.

Bu üç ölçütün toplamını "anlatı" değil "duygulanımsal bakiye" olarak adlandırıyorum, çünkü elimde bir olay dizisi, değişen bir fail ya da metinler arasında açık bir gönderme yok; elimde olan, aynı değerlendirme geriliminin farklı imgesel biçimlerde ve kayıtlarda, kapanmadan ve ses değiştirerek yeniden belirmesi. E. M. Forster'ın öykü ile olay örgüsü arasında kurduğu klasik ayrım bile, en asgari haliyle, olayların zaman içinde sıralanmasını gerektirir (Forster, 1927/2001); bu makalenin kanıtı bu eşiği karşılamıyor, "anlatı" diye adlandırmak kanıtın taşıyabileceğinden daha büyük bir iddia kurmak olurdu.

Daha dar ve daha savunulabilir bir terim öneriyorum: Duygulanımsal bakiye. Üç ölçüt bir arada karşılandığında ortaya çıkan şey bir olay örgüsü değil, kavramsal olarak kapatılamayan, kayıttan kayda taşınan bir yüktür; bu yük her göründüğünde konuşan sesi de değiştirir. Klasik anlatıbilimin anlatıcı, zamansallık ve odaklanma aygıtlarının karşılığını burada aramıyorum; bir olay örgüsü, bir kahraman gelişimi, metinler arasında açık bir gönderme iddia etmiyorum, dördüncü ve beşinci bölümlerde bu sınırı sürekli hatırlatacağım.

4. Kimin Sesi Bu? Derleme Sorunu

Bu tanımı metinlere uygulamadan önce bir açıklık gerekiyor: Bu makale dokuz kitabın tamamını aynı yoğunlukta taramamıştır. Yakın okumaların dayandığı asıl külliyat Aşındırma Denemeleri (2000), Yüzeybilim (2009, özellikle "Beytambal" fragmanı), Beyin Ekran (2011, "Okura Not" ve "Sinema ve jest"), Dolaylı Eylem (2012, açılış denemesi ve "Yüzeydeki Çatlak") ile Sanat ve Arzu'dur (2014, "Editörün Notu"); Kanaatlerden İmajlara (2010) ve Siyasal Dilde Huzur Söylemi (2020) yalnızca ön sözleri ve genel çerçeveleri bakımından, korpusun bütününü konumlandırmak amacıyla kullanılmıştır. Bu netleştirme önemli, çünkü bir sonraki adımda tartışılacak "kaç kitap" sorusunun kendisi de makalenin konusuyla ilgilidir.

Beşinci bölümde yakından okuyacağım metinlerin filolojik statüsü birbirinden farklı; bunu gizlemek yerine aşağıdaki tabloda görünür kılıyorum:

Metin

Yazılma Tarihi

İlk Yayım

Kullanılan Baskı

Editoryal Durum

Beytambal

Bilinmiyor

Bilinmiyor; ilk kez ölümünden sonra derlenen kitapta basılmış görünüyor, bunu derleyene ya da yayınevine başvurmadan kesinleştiremedim

Yüzeybilim (2009)

Ege Berensel'in derlediği, kaynağı belirtilmeyen bir fragman

Yerlilik: Bir Aşındırma Denemesi

Bilinmiyor; 1998 yayım tarihi yalnızca bir üst sınır (terminus ante quem) oluşturuyor

Birikim, 111-112, Temmuz-Ağustos 1998

Aşındırma Denemeleri (2000)

Baker'in sağlığında, kendi hazırladığı tek kitapta

Yüzeydeki Çatlak

1995 veya hemen öncesi

Birikim, 77, Eylül 1995

Dolaylı Eylem (2012)

Ege Berensel'in derlediği, önceden tam yayımlanmış bir metin

Siyasal Alanın Oluşumu Üzerine Bir Deneme (karşılaştırma vakası)

1994 veya öncesi

Toplum ve Bilim, 63, 1994

Dolaylı Eylem (2012)

Önceden yayımlanmış, sonradan derlemeye eklenmiş

Uzak-Doğu'nun Sineması (karşılaştırma vakası)

Bilinmiyor

Yayımlanmamış; ODTÜ Görsel Düşünme dersi notlarından

Beyin Ekran (2011)

Ege Berensel'in el yazısı ders notlarından derlediği fragman

 

Bu tablo, en güçlü metinsel kanıtın (Yüzeydeki Çatlak, doğrulanmış 1995 tarihiyle) en zayıfıyla (Beytambal, tümüyle tarihsiz) aynı ağırlıkta sunulmadığını göstermeyi amaçlıyor; okur, "Beytambal"a dayanan iddiaların "Yüzeydeki Çatlak"a dayananlardan daha temkinli okunması gerektiğini bu tablodan çıkarabilir.

Baker sağlığında tek bir kitap yayımlamıştır: Aşındırma Denemeleri. Geri kalanı, vefatının ardından, çoğunlukla Ege Berensel ve Tansu Açık'ın emeğiyle bir araya getirilmiştir. Beyin Ekran'ın başındaki "Okura Not" bunu saklamaz, tersine ayrıntısıyla anlatır: Kitaptaki metinlerin çoğu daha önce hiç basılmamıştır ve "Körotonomedya, Modvisart, Foucault gibi elektronik yazışma gruplarındaki mesajlar, ODTÜ'de sürdürdüğü Görsel Düşünme dersinin el yazısı notları, çeşitli video röportajları ve bazı kişisel yazışma notlarından" derlenmiştir (Baker, 2011, Okura Not). Kaynaklara yapılan atıflar bile "Ulus'un üslubunca, akademik resmiyetten uzak, bazen de mealen"dir (Baker, 2011, Okura Not). Sanat ve Arzu'nun editörü Tansu Açık ise 1998 tarihli seminer kayıtlarını yayına hazırlarken karşılaştığı manzarayı anlatır: Kayıtta "çok fazla kesinti" vardır, çoğu tartışma zaten kaydedilmemiştir, "dil sürçmeleri" not düşülmeden düzeltilmiştir, Baker'in bir terimi bile ("varyasyon" yerine 21 Mayıs'ta aniden "değişki" demeye başlaması gibi) canlı yayında değiştirdiği görülmüştür (Açık, 2014, s. 9-12).

Bu tabloyu, Baker'in kendi denetiminde tamamladığı doktora teziyle, Kanaatlerden İmajlara ile karşılaştırmak öğretici olabilir. Burada bir ayrım gerekiyor: Tezin fikri içeriği Baker'in sağlığında, kendi denetiminde tamamlanmıştır, ama burada kullandığım Türkçe metin, Harun Kemal Abuşoğlu'nun çevirisiyle, Baker'in ölümünden üç yıl sonra, 2010'da yayımlanmıştır (Baker, 2010). Yani bu metin de, farklı bir düzeyde, ölümünden sonra gerçekleşen bir editoryal sürecin (çeviri, yayına hazırlama) ürünüdür; Yüzeybilim veya Beyin Ekran'daki gibi fragmanların yeniden düzenlenmesi değil, ama yine de Baker'in kendi eliyle okura ulaşmamış bir metin. Kurumsal bakımdan en sıkı denetimden geçmiş bu metin, konusu itibarıyla kendi karşıtını savunur: Sabit, metinselleşmiş "kanaat"in yerine bedenlerin karşılaşmasında, ses tonunda, jestte beliren bir "duygular sosyolojisi" önerir (Baker, 2010, Sunuş). Bu paragrafın iddiası sınırlı tutulmalı: Tezin içeriği sabit biçime karşı bir tez savunuyor olması, tezin kendi yazı biçiminin de sabit olmadığı anlamına gelmez, bu makale böyle bir çıkarım yapmıyor. Yalnızca şunu not ediyorum: Baker'in kurumsal olarak en çok hesap vermek zorunda kaldığı metin bile, konu seçimi bakımından, sabit ve metinselleşmiş olana karşı aynı ısrarı taşıyor; bu, bir rastlantı da olabilir, ama en azından tema düzeyinde bir tutarlılığa işaret ediyor.

Şimdi asıl itiraza gelelim: Eğer aradığımız örüntü bu külliyata yayılıyorsa, bu örüntüyü kuran Baker'in kendisi mi, yoksa metinleri seçen, başlıklandıran, "Rizom-düşünce", "Otonom-düşünce", "Oluş-düşünce" gibi başlıklar altında toplayan Ege Berensel midir (bkz. Baker, 2009, İçindekiler)? Bir editörün, dağınık bir bırakıtı belli bir mimariye oturtması, edebiyat tarihinde yabancı bir manzara değildir elbette, editoryal müdahalenin yazarlık iddiasını ne ölçüde gölgelediğine dair eski bir tartışma burada da devreye girer. Baker'in durumunda mesele daha da keskindir, çünkü ortada tek bir editör bile yoktur: Arkadaş çevresi, eski öğrenciler, video kayıtlarını internete yükleyen isimsiz gönüllüler, hepsi bu inşaya katkıda bulunmuştur.

Bu itiraza, Baker'in kendi kavramlarına başvurarak bir yanıt aranabilir, ama yanıtın ne kadarını taşıyabileceği konusunda dürüst olmak gerekiyor. Deleuze, Parnet'yle birlikte yazdığı Diyaloglar'ın açılış bölümünde, Felix Guattari'yle kurduğu ortaklığı anlatırken şöyle yazar: "Felix'i çaldım ve ümit ederim ki o da benim yaptığımı yapmıştır" (Deleuze ve Parnet, 1990, s. 33). Birkaç sayfa sonra bu yöntemi adlandırır: "pick-up" ya da "ikili hırsızlık," "paralel olmayan evrim, kişiler arasında değil, düşünceler arasında" işleyen bir alışveriş, her biri diğerinde yersizyurdsuzlaşarak ilerleyen bir "blok" oluşturur (Deleuze ve Parnet, 1990, s. 35). Elif Demirkaya'nın Baker'in armağan mefhumu üzerine yazdığı incelemede hatırlattığı gibi, Baker'in düşünme biçimi tam olarak bu mantığa yaslanır: Filozoflarla "tarih-dışı sohbetler" kurmuş, onlardan aldığı armağanları çoğaltarak başkalarına yaymıştır (Demirkaya, 2015, s. 110); kendi video pratiğinde de bunu sınamış, Angela Melitopoulos'un Timescapes projesinde, göç deneyimi üzerine altı kişinin kaydettiği görüntüleri doğrusal olmayan bir kurguyla birbirine bağlayan bir çalışmaya katılmıştır (Demirkaya, 2015, s. 111).

Ne var ki bu kavramların taşıyabileceği yük sınırlıdır ve burada iki ayrı meseleyi birbirinden ayırmak gerekiyor. Biri yorumbilgisel meseledir: Editoryal montaj, üretken, yeni okumalar doğurabilir; Baker'in kolektif üretim ve çifte hırsızlık üzerine söyledikleri bu üretkenliğin neden mümkün ve hatta arzu edilir olduğunu açıklar. Öbürü filolojik ve yazarlık meselesidir: Bu okumaların ne kadarı Baker'e, ne kadarı derleyene atfedilebilir, sorusudur. Birincisi ikinciyi ortadan kaldırmaz. Timescapes'e katılan altı kişi görüntülerinin bir başkasıyla kurgulanmasına rıza göstermiştir; Baker'e böyle bir rıza sorulmamıştır, sorulamazdı da. Burada asıl mesele bir onay eksikliği değil, atıf meselesidir: Baker'in bu dizilimi onayladığı varsayılamaz, dolayısıyla ortaya çıkan dizilim, Baker'in kendi düzenlemesi değil, kendi başına hesaba katılması gereken bir editoryal tercih olarak değerlendirilmelidir. Baker'in kolektif üretimi savunmuş olması, ölümünden sonra metinlerinin belirli biçimlerde düzenlenmesine rıza gösterdiğini ya da editörlerin kurduğu dizilimin onun kendi dizilimi sayılabileceğini kendiliğinden kanıtlamaz.

Bu üretim tarzının somut bir izi, Sanat ve Arzu'nun editörünün aktardığı bir ayrıntıda görülebilir: Baker bir dersin ortasında "varyasyon" yerine aniden "değişki" demeye başlamıştır (Açık, 2014, s. 10). Bir tez kitabında istenmeyen bir gürültü, ayıklanması gereken bir arıza sayılırdı bu; burada ise düşüncenin canlı, karar anında hâlâ şekillenmekte olan bir süreç olarak muhafaza edilmesi, yayına hazırlayanın bilinçli tercihidir. Bu, beşinci bölümde aranacak türden tekrar eden bir imge değildir; üçüncü bölümün ölçütleriyle değil, doğrudan derleme sorunuyla ilgilidir ve şunu doğrular: Baker'in külliyatı, hiçbir zaman tek bir kitabın sınırları içinde tamamlanmayan, bir sonraki kitapta, bir sonraki derste yeniden, biraz değişerek ortaya çıkan bir doku üzerine kurulu; kendisinin hangi kelimeyi kullanacağına bile her seferinde yeniden karar veren bir sesin dokusu.

Bu makalenin önerdiği çözüm, o hâlde, sorunu çözmek değil, konumunu değiştirmektir. Burada dört ayrı zaman sırasını birbirinden ayırmak gerekiyor: Metnin yazılma tarihi (çoğu durumda bilinmiyor), ilk yayımlanma tarihi (bazı durumlarda biliniyor, Yüzeydeki Çatlak için 1995, Meczup Edebiyatı için 1999 gibi), kitaplarda yerleştirildiği sıra (Baker'in değil, editörün kararı) ve bu makalenin kurduğu okuma sırası. Duygulanımsal bakiye iddiası ilk üç sıradan hiçbirine değil, dördüncüsüne dayanıyor: Bu makale, Baker'in metinlerinde önceden var olan, gizli bir yazarlık planını keşfettiğini iddia etmiyor; belirli metinleri yan yana koyan belirli bir okuma sırasının, kapanmayan bir yük ürettiğini savunuyor. Bu konum, yukarıda tartıştığım çifte hırsızlık mantığıyla tutarlıdır: Okur da, tıpkı Baker'in filozoflarla kurduğu "tarih-dışı sohbetler" gibi, metinlerden bir şey alıyor, onları kendi sorusuna göre yeniden diziyor. "Bu örüntü Baker'e mi aittir" sorusu önemini kaybetmiyor; Baker'e, editöre ve okura düşen payların ayrılması hâlâ anlamlı bir filolojik soru. Ama bu makalenin yorumbilgisel düzeyde cevaplamayı üstlendiği soru bu değil; sorulması gereken soru, kurulan bu okuma sırasının üçüncü bölümde önerilen ölçütleri karşılayıp karşılamadığıdır. Bir sonraki bölüm, bu soruyu, farklı ağırlıktaki iki örnek üzerinden test ediyor.

5. Tekrar Eden İmgeler: Bir Karşılaştırma ve Bir Merkez

Bu bölümdeki iki örnek, korpusun sistematik bir taramasından değil, keşfedici bir yakın okumadan çıktı: "Beytambal" fragmanı, doğrudan/dolaylı eylem karşıtlığına kıyasla belirgin biçimde daha kişisel, ilk tekil şahıs anlatımı yüzünden dikkat çekti; bu izlenimi sistematik bir sayımla değil, karşılaştığım pasajların genel eğilimiyle kuruyorum. "Yerlilik" ile "Yüzeydeki Çatlak" arasındaki bağlantı ise, "Beytambal"ın kendisinin işaret ettiği Kıbrıs ve mülkiyet temasını izleyerek geriye doğru kuruldu. Bu, örneğin baştan belirlenmiş bir kurama uydurulduğu anlamına gelmiyor; ama üçüncü bölümdeki ölçütlerin doğrudan/dolaylı eylem karşıtlığı gibi bir karşı örnek üzerinde de sınanmış olması, seçimin yalnızca iddiayı doğrulayan pasajlara dayanmadığını göstermeyi amaçlıyor. Bu sıralamanın keyfî olmadığını göstermenin bir yolu şu: Seçimi, "Kıbrıs" ya da "yerlilik" geçen her metni değil, aynı zamanda ortak bir sözcük alanını, miras, mülkiyet, yararsızlık, istenmeden devralma, paylaşan metinleri arıyorum; bu sözcük alanı üçüncü bölümün ikinci ölçütünü, kapanmamayı, sınayan bir süzgeç görevi görüyor. Başka bir üçlü, örneğin Baker'in Kıbrıs'tan söz eden ama bu sözcük alanını paylaşmayan başka bir pasajı, aynı sıkılıkta bir araya gelmeyebilirdi; bu iddia, elbette, korpusun tamamı tarandığında sınanabilir bir iddia, şimdilik keşfedici kalıyor. Makale bilerek tek bir olumlu vaka üzerinde duruyor, ikinci bir örnekle iddiayı genişletmeye çalışmıyor; bu nedenle çalışma, külliyata ilişkin kapsamlı bir genelleme yerine tek bir olumlu vakanın ayrıntılı çözümlemesiyle sınırlandırılmıştır, üstelik üçüncü bölümdeki ölçütlerin bir tek örnekte bile ne kadar zor karşılandığını göstermek, bunların en azından bu korpus kesiti içinde her tematik tekrara otomatik biçimde uygulanmadığını gösteriyor. Burada bir dairesellik riski olduğunu kabul etmem gerekiyor: Üç ölçüt büyük ölçüde bu üçlüye bakılarak kuruldu, sonra yine bu üçlüye uygulandı. Bu nedenle ölçütler, bu aşamada korpusun tamamına uygulanabilecek doğrulanmış bir sınıflandırma modeli olarak değil, vaka içindeki farkları görünür kılan keşfedici analitik göstergeler olarak kullanılıyor. Doğrudan/dolaylı eylem karşılaştırması ölçütlerin her tekrara otomatik biçimde uygulanmadığını gösteriyor, ama bunların daha geniş korpustaki ayırt edici gücü başka bir çalışmada sınanmalı; bu makalenin kapsamı buna yetmedi.

Doğrudan eylem ile dolaylı eylem karşıtlığı, üçüncü bölümdeki birinci ölçütü, tür göçünü, fazlasıyla karşılar. Dolaylı Eylem'in başlık denemesinde Baker, Uzakdoğu ile Batı arasındaki fark için Jean-Pierre Vernant'ın antropolojik gözlemine başvurur: Batı hayvancılık yapan halklar iktidarı çobanın sürüsüne müdahalesi gibi tasarlarken, "bahçıvan halklar" iktidarı hiçbir şeye doğrudan müdahale etmeyen, "her şeye içkin" bir otorite olarak düşünür (Baker, 2012, s. 7'deki epigraf); "en iyi tahsildar" ile "en iyi komutan" örnekleriyle somutlaşır (Baker, 2012, s. 7). Aynı denemenin "3. Dolaylı Eylem" başlıklı altbölümünde Baker, önce 1970'lerin Fransız siyasal yeraltısındaki "action directe" kavramını ve onun bolca Maoist göndermesini anlatır, ardından Andre Haudricourt'un Yeni Kaledonya'daki igname tarımı ile Akdeniz çobanlığını karşılaştıran etnolojik pasajını doğrudan aktarır, Mencius'a atfedilen, ekinini büyütmek için sapından çekip kurutan aceleci köylü öyküsüyle "doğrudan eylem"i bir "aptallık" ilan eder (Baker, 2012, s. 24-25); bu bağlantıya dikkat çeken isimlerden biri Akay'dır (2015, s. 6). Aynı karşıtlık, bu kez sinema eleştirisi kılığında, Beyin Ekran'da "Uzak-Doğu'nun Sineması ve 'Dolaylı Olumsuz Eylem'" başlığıyla yeniden karşımıza çıkar (Baker, 2011, İçindekiler, s. 108).

Ne var ki bu üç kullanım arasında ikinci ve üçüncü ölçütler karşılanmıyor. Kavram, siyaset felsefesinden Fransız Maoizmine, oradan sinema eleştirisine geçerken biçim değiştirmiyor; her seferinde aynı kişisel olmayan, analitik ses tarafından, bir açıklama aracı olarak kullanılıyor, önceki kullanımıyla çelişmiyor, yalnızca yeni bir alana uygulanıyor. Bu, felsefe tarihinin sıradan işleyişidir, "kavramsal süreklilik"tir, üçüncü bölümde tanımlanan anlamda bir duygulanımsal bakiye değil. Bu örneği bir kusur olarak değil, bir karşılaştırma durumu olarak kullanıyorum: Bir sonraki örnekte neyin farklı olduğunu görmeyi kolaylaştırıyor.

Yüzeybilim'deki "Beytambal" fragmanı, çocukluğunda "özellikle babaannemin dilinden" duyduğu bir kelimeyi konu edinir: Miras kalıp hiçbir işe yaramayan mal mülkü, aynı zamanda "her şeyimizin üstüne çöreklenebilecek olan bir laneti" adlandıran, Kıbrıs'a özgü bu sözcüğün semantik şebekesinin "henüz tamamlanmamış" olduğunu yazar Baker; "Beytambal galsın" demek, ressentiment de barındırarak, "tamam alın gidin, lanet olsun" demekten başka bir şey değildir (Baker, 2009, s. 471). Fragman, güncel siyasete değinerek biter: "Şimdi Denktaş ile Klerides şu 'beytambal'a, yani Kıbrıs'a ilişkin son budalaca sohbetlerini yapmaya girişecekler" (Baker, 2009, s. 472). Bu, Baker'in incelediğim külliyatında az rastladığım, doğrudan ilk tekil şahıs anlatımıyla ilerleyen bir parçadır ve kendi duygusal tuzağını, yazarken bile, önceden işaretler: "Kıbrıs romantizmi yapmama neden yok..." (Baker, 2009, s. 471). Ses konumu burada net: Kişisel, tarihli, "ben" diyen bir ses.

Aşındırma Denemeleri'ndeki "Yerlilik: Bir Aşındırma Denemesi" başlıklı metin, Birikim dergisinin "Yerlilik" başlıklı dosya sayısı için kaleme alınmıştır (Birikim, 111-112, Temmuz-Ağustos 1998), Tanıl Bora'nın aynı sayıda yürüttüğü "Sol ve Yerlilik Meselesi" başlıklı tartışmanın yanına yerleşerek, ve "yerlilik" kavramının kendisini hedefe koyar: Kimlik, aidiyet gibi fenomenolojik mefhumların "artık taşınamaz bir yük" hâline geldiğini, muhafazakâr fikriyatın geçmişe değil geleceğe, "devlet, aile, vatan, ülke, millet, halk gibi göreli terkiplere" yönelik bir tahakküm isteğine dayandığını savunur (Baker, 2000, s. 187-188). Ses konumu burada tam tersi: Kişisel olmayan, kuramsal, kavramı çözümleyen bir ses.

Burada "Yerlilik" denemesinin tam olarak ne yaptığını netleştirmek gerekiyor, aksi hâlde bu ikisi yalnızca farklı konularda yazılmış, bağımsız iki metin gibi görünebilir. "Yerlilik" denemesi, yerlilik duygusunu doğal ya da kendiliğinden bir aidiyet olarak değil, siyasal ve ideolojik olarak üretilmiş bir yapı olarak açıklamaya girişir. Ne var ki "Beytambal", bu açıklamanın duygulanımsal bağı tümüyle tüketmediğini gösterir: Kavramsal olarak çözülen şey, başka bir kayıtta ve başka bir sözcük içinde varlığını sürdürür. Burada iki konumun birbiriyle mantıken çelişmesi gerekmiyor; bir yazarın "yerlilik" mefhumunu ideolojik bir inşa olarak sökmesiyle, aynı yazarın belirli bir kelimeye duygusal bir bağ taşıması, mantıken pekâlâ bir arada durabilir. Makalenin iddiası daha ince: Kavramsal açıklama, "beytambal"ın taşıdığı duygulanımsal artığı kapatmaya yetmiyor. Burada bir kronoloji iddiası taşımıyorum; "Beytambal" fragmanının ne zaman yazıldığı bilinmiyor, Yüzeybilim'in fragmanları tarihsiz ve tematik olarak düzenlenmiş, "önce" ya da "sonra" yazıldığına dair bir kanıt yok elimde. İddia ettiğim, iki metnin hangi sırayla kaleme alındığı değil, yan yana okunduklarında "yerlilik" kavram olarak reddedilmişken "beytambal" olarak, imge hâlinde, hesaplaşılmamış biçimde varlığını sürdürdüğü; ikinci ölçüt, kapanmama, bu artığın ısrarında karşılanıyor, iki konumun çelişmesinde değil.

Dolaylı Eylem'deki "Yüzeydeki Çatlak" denemesi, önce Birikim'de yayımlanmış, aynı değerlendirme geriliminin izini üçüncü bir kayıtta sürdürmeyi mümkün kılan bir metindir (Baker, 2012, s. 261-272). Metin, bölünmüş kentleri (Berlin, Kudüs, Saraybosna, Lefkoşa) "bir ayrılmanın, bir eksikliğin, bir kopukluğun öyküsünü" anlatan yerler olarak tanımlayarak açılır (Baker, 2012, s. 261), "yüzey" ile "derinlik" arasında Yüzeybilim'in başlığını önceleyen bir karşıtlık kurar, Braudel'i ve Virilio'yu tartışmaya katar (Baker, 2012, s. 263-264). Denemenin ilk altbölümü ("I. Hayalet Şehir"), Baker'in en unsantimantal siyasi analizlerinden birine dönüşür: "Kıbrıslı Türk milliyetçiliği" bir "sözde" milliyetçilik ilan edilir, ticaret elitinin gerçek "anavatanının" Londra olduğu, bugünkü devletin "bir karikatür albümü" olduğu, sonraki altbölümlerde savunulur (Baker, 2012, s. 267-269). Ama metnin ilk altbölümü, hem açılışta hem kapanışta, bu kişisel olmayan analize kişisel bir çerçeve koyar: Rumlardan miras kalmış evlere göçen yeni sakinlerden söz ederken, mülkiyetin devrinin "beytambal"ı andıran bir dolaylılıkla, sahiplenilmeden el değiştirdiğini örtük biçimde gösterir (Baker, 2012, s. 265), altbölümü de açıkça kendi kanaatine bağlayarak kapatır: "bu yeni 'paryalar'ın öyküleri belki de Kıbrıs'ın anlaşılmasında çok daha önemli bir yer tutuyor bence" (Baker, 2012, s. 265). "Bence" kelimesi, "Hayalet Şehir" altbölümünün tam bu kapanış noktasında, sesin konumunu bir kez daha değiştiriyor; tek başına bu kiplik belirteci yeterli bir kanıt sayılmamalı, cümlenin geri kalanı da aynı yönde çalışıyor. "Belki de" kipliği, denemenin baskın dolaysız önerme dilinden ayrılan belirgin bir tereddüt anı yaratıyor; metnin geri kalanında, "Kıbrıslı Türk milliyetçiliği sözde bir milliyetçiliktir" ya da "bugünkü devlet bir karikatür albümüdür" türünden, kuramsal-siyasi analiz Baker'in doğrudan, kip belirteci taşımayan önermeleriyle ilerler. "Öyküleri" sözcüğü de dikkat çekicidir: Kentsel ve siyasal yapıları çözümleyen metin, bu noktada açıklamanın ağırlığını soyut kategorilerden bu yapıları yaşayan kişilerin aktarılabilir deneyimlerine kaydırır. "Yeni" sıfatı ile tırnak içindeki "paryalar" sözcüğü ise ironik bir mesafe kuruyor, hem ciddiye alınan hem de bir yafta olarak işaretlenen bir kategori. Bu dört gösterge, kiplik, sözcük seçimi, tırnak işareti ve genel kanaate bağlanan bir önerme, birlikte, "beytambal" fragmanıyla aynı imgenin birebir tekrarı değil, aynı değerlendirme geriliminin yeni bir kayıtta, mülkiyetin sahiplenilmeden devri üzerinden, yeniden belirmesi olarak okunmalı: Miras, sahiplik, yararsızlık ve istenmeden devralma, üç metinde de bir arada.

Burada "miras" ve "beytambal" sözcüklerinin yalnızca metaforik bir yük taşımadığını, Kıbrıs'ın somut bir mülkiyet tarihine gönderme yaptığını kısaca belirtmek gerekiyor. 1974'teki nüfus hareketinin ardından, adanın kuzeyinde kalan Rum mülkleri, güneye geçen Kıbrıslı Türklerin bıraktığı mallara "eşdeğer" sayılarak yeniden dağıtılmış, bir kısmı da sonradan Türkiye'den gelen göçmenlere tahsis edilmiştir. Bu mülklerin hukuki statüsü bugün de çözülmüş değil: 1989'da açılan Loizidou davasının ardından, 2005'te kurulan Taşınmaz Mal Komisyonu hâlâ tazminat, takas ve iade başvurularını görmeye devam ediyor. Baker'in "miras kalıp hiçbir işe yaramayan mal" dediği şey, demek ki, yalnızca bir imge değil, adada yaşayan herkesin bir biçimde içinde bulunduğu, uluslararası hukukta bugün de tartışmalı kalan bir mülkiyet rejiminin adı.

Bu bağlantının gücünü sınamanın bir yolu da, aynı metnin başka bir yerinde aynı temayı farklı bir kayıtta göstermek. Yüzeydeki Çatlak'ın ikinci altbölümü ("II. Arastanın Çöküşü"), Kıbrıs, milliyetçilik ve Kıbrıs Türk ticaret elitinin çıkarları üzerine sayfalarca sürer, Evkaf idaresinden loncalara, Osmanlı'dan devralınan kamusal yaptırım araçlarından "sözde" milliyetçiliğin ticari kökenlerine kadar geniş bir tarihsel-iktisadi çözümleme sunar (Baker, 2012, s. 266-267). Bu altbölümde tek bir "bence," "belki de" ya da ironik tırnak işareti yok; ses baştan sona kişisel olmayan, kaynak gösteren, önerme kuran bir analistin sesi. Kıbrıs ve milliyetçilik teması, demek ki, tek başına duygulanımsal bakiye üretmiyor; üreten şey, mülkiyetin sahiplenilmeden devri ile kişisel bir konuma geçişin aynı anda gerçekleştiği, "Hayalet Şehir" altbölümünün son paragrafı gibi özel anlar.

Üç metin birlikte okunduğunda üçüncü bölümün üç ölçütü de karşılanmış oluyor: Tür göçü var, aynı gerilim denemede, fragmanda ve siyasi-güncel dergi yazısında ayrı ayrı karşımıza çıkıyor; kapanma yok, "yerlilik" kavram olarak reddedilirken "beytambal" ve "paryalar" imge hâlinde varlığını sürdürüyor; ses konumu değişiyor, kuramsal analiz kişisel itirafla, kişisel itiraf kuramsal analizle aynı külliyatta yan yana duruyor. Bu üçlü, doğrudan/dolaylı eylem karşıtlığının karşılamadığı ölçütleri karşılıyor, dolayısıyla makalenin duygulanımsal bakiye iddiasının asıl kanıtı burada duruyor.

İki örneği bir arada görmek için aşağıdaki tablo, bulguları özetlemekten çok, farklı ağırlıklarını görünür kılmak amacıyla düzenlendi:

İmge/Gerilim

Metinler

İlk İşlev

Sonraki Dönüşüm

Ölçütler

Sonuç

Doğrudan/dolaylı eylem

Dolaylı Eylem (giriş, üçüncü bölüm), Beyin Ekran ("Uzak-Doğu'nun Sineması")

Vernant ve Haudricourt'tan devralınan antropolojik ayrım

Fransız yeraltı siyasetine, ardından sinema eleştirisine uygulanır

Tür göçü var; kapanma ve ses değişimi yok

Kavramsal süreklilik (karşılaştırma durumu)

Beytambal / Yerlilik / Yüzeydeki Çatlak

Yüzeybilim, Aşındırma Denemeleri, Dolaylı Eylem

Çocukluk anısı ve dilsel miras

Kavram olarak reddedilir, duygulanım olarak döner, siyasi-kentsel analize genişler

Üçü de karşılanıyor

Duygulanımsal bakiye (asıl örnek)

 

6. Baker Üzerine Yazılanlarda Bir Boşluk mu?

Bu iddianın yeni olduğunu söylemeden önce, mevcut ikincil literatürle gerçekten temas kurmak gerekiyor; aksi hâlde yenilik iddiası havada kalır. Baker'in vefatının ardından kendisine ayrılan Teorik Bakış dergisinin özel sayısı, sekiz ayrı katkı barındırıyor (Teorik Bakış, 2015); bunlardan, bu makalenin kavramlarına en yakın duran çalışma, ayrıntılı olarak incelenmeyi hak ediyor.

Harun Abuşoğlu'nun "Ulus Baker'in Montaj-Düşünce İmajı" başlıklı yazısı, Descartes'ın cogito'sundan başlar, Kant'ın öznenin kendi varlığını kanıtlayamadığı eleştirisinden geçer, Foucault'nun özneyi söylemsel ve söylemsel-olmayan pratiklerin kurduğu yönündeki tezine uğrar, Foucault'nun Blanchot üzerine yazdığı "Dışarı Düşüncesi" denemesindeki "konuşuyorum" kipliğine varır: Burada "düşünüyorum" konuşan özneyi kuşkuya yer bırakmayan bir kesinliğe götürürken, "konuşuyorum" tam tersi yönde işleyip özneyi geriletir, dağıtır ve yalnızca boş yerini ortaya çıkarır (Abuşoğlu, 2015, s. 54-56). Abuşoğlu bu soykütüğü, Baker'in "toplumsal tip" kavramına bağlar: Bir toplumsal tip, sosyal bilimcinin kuramsallaştırmasından önce toplumun kendisi tarafından "görülmesi" gereken bir "imaj" olmalıdır (Kanaatlerden İmajlara, s. 97, 101-2, 125; akt. Abuşoğlu, 2015, s. 59). Abuşoğlu'na göre Baker, böyle bir "montaj-düşünce imajı"nın, hayatın fragmanter sunduğu bir çağda zaman parçacıklarını kristalize ederek sosyolojik tahayyüle yeniden bir yol açabileceğini, bunun da Vertov'un Sine-Göz kuramında ve Deleuze'ün "yersiz yurtsuzlaşma" kavramında zaten mevcut olduğunu ileri sürer (Abuşoğlu, 2015, s. 59-60).

Bu soykütük kıymetli, ama bu makalenin sorusundan farklı bir soruya cevap veriyor: Abuşoğlu, Baker'in "özne-nesne" sorununa getirdiği çözümü felsefe tarihi içinde konumlandırmayı amaçlıyor, Baker'in kendi cümlelerinin zaman içinde, kitaptan kitaba nasıl bir doku kurduğunu sormuyor. Bu makalenin özgünlük iddiası, sekiz katkının tamamı üzerinden değil, ayrıntılı olarak incelediği üç çalışma üzerinden temellenir: Abuşoğlu'nun (2015) montaj-düşünce sorusu, Demirkaya'nın (2015) armağan ve çifte hırsızlık üzerine yazdıkları, Akay'ın (2015) teori-pratik geçişleri konu edinen yazısı, üçü de duygulanımsal bakiye sorusunu doğrudan sormuyor, ama sorunun sorulabilmesi için gereken kavramsal zemini hazırlıyorlar. Koçak'ın (2000) üslup odaklı okuması, aynı özel sayının dışında kalsa da, bu üçlüye eklenmeli; dördü birlikte, bu makalenin en çok borçlandığı literatürü oluşturuyor. Özel sayının geri kalan beş katkısını (Erzen'in estetik-sosyoloji ilişkisi, Wolfe'un duygu(lar) siyaseti üzerine yazdıkları, Uslu'nun "hissedilebilir filmler" meselesi, Koyuncu'nun Spinoza'da ortak kavramlar okuması, Atay'ın Baker-Deleuze karşılaştırması) bu makale ayrıntılı olarak incelemedi; bu nedenle bunların da külliyat içi tekrarları soru hâline getirmediğini iddia etmek yerine, yalnızca konu başlıklarının farklı bir yöne, Baker'i kuramsal bir soyağacına (Spinoza, Deleuze, Vertov) yerleştirmeye işaret ettiğini not etmekle yetiniyorum.

Teorik Bakış'ın dışında birkaç kaynak daha bu haritaya eklenmeli. Zeliha Kapukaya'nın (2023) makalesi, ikinci bölümde tartıştığım gibi, Baker'in "Azınlık Edebiyatı Nedir?", "Meczup Edebiyatı" ve "Ulusal Edebiyat Nedir?" yazılarını doğrudan edebiyat araştırmaları açısından ele alır ve bu üç metnin "sosyoloji sahasında olduğu gibi edebiyat araştırmacıları tarafından da dikkate alınması gerektiğini" savunur (Kapukaya, 2023, s. 66). Kapukaya'nın çalışması, Baker'in edebiyatla ilgisinin literatürde hiç fark edilmediği yönünde bir iddia kurmayı zaten imkânsız kılıyor; ikinci bölümde böyle bir iddia kurmadığımı zaten netleştirmiştim. Birikim dergisi de, 2017'de, Baker'in vefatının onuncu yılında, "Ulus Baker'i anarken: Arzu, ideoloji, politika" başlıklı bir dosya yayımlamış (Birikim, 339, Temmuz 2017); bu dosyada Serhat Celâl Birdal Baker vesilesiyle ideoloji kavramını, Hakan Yücefer ise Baker'in doktora tezindeki Spinozacı sevinç kavramını tartışıyor (Birdal, 2017; Yücefer, 2017). Şükrü Argın'ın da aynı dosyaya bir katkısı var, ama başlığını ve içeriğini güvenilir biçimde doğrulayamadığım için burada bir iddia kurmuyorum. Onur Eylül Kara'nın derlediği Ulus Baker'i Okumak (2021), 2015 Nisan'ında Ankara'da başlayan "Ulus Baker Okumaları" adlı toplantı dizisinden, toplam otuz okumadan seçilerek oluşturulmuş, on dokuz makale barındıran bir kitap; bu toplantılarda bir katılımcı bir Baker metnini seçip kendi okumasını sunuyor, ardından tartışma açılıyordu (Kara, 2021, s. 10, 14). Kitabın giriş yazısı ve içindekiler sayfası elimde; on dokuz makalenin tam metnine henüz ulaşamadım, bu nedenle aşağıdaki gözlemler Kara'nın kendi tasvirine dayanıyor, makalelerin bizzat okunmasına değil; bir çalışmanın "ortak bir ses tonu" aradığını Kara'nın tasvirinden bilmek, o çalışmanın bu makalenin sorusuyla ne ölçüde örtüştüğünü kesinleştirmiyor, yalnızca nereye bakmam gerektiğini gösteriyor. Eylem Canaslan'ın Descartes üzerine yazısı, Baker'in Descartes'la konuştuğu metinlerin çoğunu katederek ortak bir duyguyu, yaygın bir "ses tonu"nu arıyor (Kara, 2021, s. 16); bu, konusu farklı olsa da, yöntem olarak beşinci bölüme yakın duruyor, birden fazla metni tek bir ses arayışıyla tarıyor. Ahmet Gürata'nın "Sinema ve Jest" yazısı, bu makalenin de ikinci bölümde kullandığı aynı fragmanı, Balzac ve Tolstoy'a yaptığı göndermeyle birlikte, Agamben üzerinden de okuyor (Kara, 2021, s. 18); bu örtüşme, en azından, "Sinema ve jest"in bağımsız okurlarca da dikkat çekici bulunduğunu doğruluyor.

Kara'nın kendi girişi de, ayrı bir veri olarak, dikkate değer. Kara, Baker'in metinlerini "herhangi bir yerden açılmış, hiç kapanmamış bir parantez" olarak tarif eder (Kara, 2021, s. 13); bu ifade, üçüncü bölümde önerdiğim "kapanmama" ölçütüyle çarpıcı bir yakınlık taşıyor, bağımsız bir okurun, farklı bir bağlamda, benzer bir gözlem yapmış olması bu makalenin sezgisini destekliyor. Yine de Kara'nın gözlemi Baker'in genel üslubuna ilişkin bir izlenim, bu makalenin önerdiği türden, metinler arası spesifik bir imge takibi değil.

Bu belirsizlik karşısında makalenin özgünlük iddiasını en temkinli biçimiyle kurmak gerekiyor: Erişebildiğim ve ayrıntılı olarak inceleyebildiğim çalışmalar arasında, Baker'in külliyatının bu makalenin sorduğu türden bir doku sorusunu doğrudan ele alan bir çalışmaya rastlamadım. Bu, "literatürde hiç sorulmamıştır" iddiasından daha zayıf ama daha savunulabilir bir cümle; Ulus Baker'i Okumak'taki on dokuz katkıdan biri, özellikle Canaslan'ın yazısı, bu soruyu zaten sormuşsa, bu makalenin özgünlük iddiası ona göre daraltılmalı.

7. Efsaneden Metne

Baştaki soruya dönersek: Doğum yerinin belirsizliği, Baker'in metinleriyle kurduğumuz ilişkinin küçük ama sadık bir simgesi, analitik değil retorik bir bağ; bu makalenin yöntemsel yükünü taşıması beklenmemeli, yalnızca bir giriş kapısı olarak iş görüyor. "Kendi galaksisinde yaşayan bir dahi" anlatısı, onu tanımış olanlar için gerçek bir şefkat taşır, ama tanımamış olan, sadece kitap rafında birkaç cilt bulan bir okura hiçbir şey vaat etmez; tanıklık talep eder, oysa elimizde sadece metin vardır. Koçak'ın yazısını kapattığı cümle bunu, belki farkında olmadan, itiraf eder: "Hem sonra, her zaman gidip Baker'in kendisini bulma imkânımız da var" (Koçak, 2000, s. 255). Bu makalenin denediği, tam tersi bir bahis oldu: Baker'i "bulma" ihtiyacı duymadan, yalnızca metinleri üçüncü bölümde önerilen ölçütlerle yan yana koyarak da bir şey görülebilir mi?

Sınırlı ölçüde görülebileceğini düşünüyorum. Doğrudan/dolaylı eylem karşıtlığı tek başına bir kavramsal sürekliliktir; beytambal, yerlilik ve Yüzeydeki Çatlak üçlüsü ise üç ölçütü birden karşılayarak kapanmayan bir duygulanımsal bakiye bırakıyor; Sanat ve Arzu'daki terim değişikliği ise bambaşka bir düzeyde, üretim sürecinin izini taşıyor. Bunların hepsini bir anlatı saymak, kaçınmaya çalıştığım mistifikasyonu üslup düzeyinden kurgu düzeyine taşıyarak yeniden üretmek olurdu; bu nedenle iddiayı geniş külliyata değil, sınırlı ama yakından okunmuş bir kesite dayandırdım. Edebiyat eleştirisinin en eski aracı olan yakın okuma, burada da iş görüyor; farkı, bu aracın Baker'e, hep başka bir vitrine (sosyoloji, siyaset felsefesi, sinema kuramı) konmuş bir yazara, nispeten seyrek uygulanmış olmasıdır.

Bu çerçeveden bakıldığında, gelecekteki bir Baker okumasının neye ihtiyacı olduğu da netleşiyor: Dördüncü ve beşinci bölümlerde önerilen tabloyu genişleterek, geri kalan metinlerde (Kanaatlerden İmajlara, Siyasal Dilde Huzur Söylemi, Sanat ve Arzu'nun ders içerikleri) aynı üç ölçütü sınayan, sistematik bir haritalama. Böyle bir harita, elimizdeki hâliyle, biri karşılaştırma durumu, öbürü asıl örnek olmak üzere yalnızca iki durağı işaretlenmiş bir taslaktır; belki de "beytambal" sözcüğünün kendisi kadar, sahibi henüz belirsiz bir miras olarak duruyor, tıpkı Baker'in yazdığı gibi, "miras kalıp hiçbir işe yaramayan" (Baker, 2009, s. 471) bir mal olarak. Bu makalenin iddiası, o mirasın yararsız olmadığı, sadece henüz sistematik biçimde işletilmediği yönünde.

Kaynakça

Açık, T. (2014). Editörün notu. İçinde U. Baker, Sanat ve arzu (s. 9-12). İletişim Yayınları.

Abuşoğlu, H. (2015). Ulus Baker'in montaj-düşünce imajı: Düşünüyorum, konuşuyorum, görüyorum-düşünüyorum. Teorik Bakış, 6, 54-62.

Adanır, E. (2019, 14 Temmuz). Filozofumuz Ulus Baker anısına... Yeni Düzen. https://www.yeniduzen.com/filozofumuz-ulus-baker-anisina-14233yy.htm

Akay, A. (2015). Teori ile pratik arasında geçişler. Teorik Bakış, 6, 5-11.

Baker, U. (2000). Aşındırma denemeleri. Birikim Yayınları. (Yerlilik: Bir Aşındırma Denemesi, özgün baskı Birikim, 111-112, Temmuz-Ağustos 1998)

Baker, U. (2009). Yüzeybilim: Fragmanlar (E. Berensel, Der.). Birikim Yayınları.

Baker, U. (2010). Kanaatlerden imajlara: Duygular sosyolojisine doğru (H. K. Abuşoğlu, Çev.). Birikim Yayınları.

Baker, U. (2011). Beyin ekran (E. Berensel, Der.). Birikim Yayınları.

Baker, U. (2012). Dolaylı eylem (E. Berensel, Der.). Birikim Yayınları. (Yüzeydeki Çatlak, özgün baskı Birikim, 77, Eylül 1995, s. 12-17)

Baker, U. (2014). Sanat ve arzu (T. Açık, Ed.). İletişim Yayınları.

Baker, U. (2020). Siyasal dilde huzur söylemi: İslam'da huzur, söylem ve kanaat (O. E. Kara, Çev.). İletişim Yayınları.

Birdal, S. C. (2017). "Hissedebiliyor musunuz?": Ulus Baker vesilesiyle ideoloji kavramının bir eleştirisi. Birikim, 339, 8-19.

Deleuze, G. ve Parnet, C. (1990). Diyaloglar (A. Akay, Çev.). Bağlam Yayıncılık.

Demirkaya, E. (2015). Ulus Baker'in armağanı. Teorik Bakış, 6, 102-113.

Detay Kıbrıs. (2020, 13 Temmuz). Kıbrıslı düşünür Ulus Baker'in ölüm yıl dönümü. Detay Kıbrıs. https://www.detaykibris.com/kibrisli-dusunur-ulus-bakerin-olum-yil-donumu-194082h.htm

Forster, E. M. (2001). Roman sanatı (Ü. Aytür, Çev.). Adam Yayınları. (Özgün eser 1927'de yayımlanmıştır)

Kapukaya, Z. (2023). Ulus Baker'in azınlık (minör) edebiyatı, meczup edebiyatı ve ulusal edebiyat üzerine yazıları. Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 20(51), 66-76.

Kara, O. E. (Der.). (2021). Ulus Baker'i okumak. İletişim Yayınları.

Koçak, O. (2000). "Ulus Baker yazısı"nın peşinden. İçinde U. Baker, Aşındırma denemeleri (s. 251-255). Birikim Yayınları.

Soylenti Dergi. (2020, 4 Ocak). Kendi galaksisinde yaşayan bir sosyolog: Ulus Baker. Soylenti Dergi. https://www.soylentidergi.com/kendi-galaksisinde-yasayan-bir-sosyolog-ulus-baker/

Teorik Bakış. (2015). Ulus Baker özel sayısı (Sayı 6). Sel Yayıncılık.

Yaz Hocam. (2021, 25 Aralık). ODTÜ'den geçenler: Ulus Baker. Yaz Hocam. https://yazhocam.com/one-cikanlar/odtuden-gecenler-ulus-baker/

Yücefer, H. (2017). Spinoza'nın sevincine nereden gidilir? Birikim, 339, 20-38.

Friday, May 29, 2026

ZEKİ ALİ: BİR "YURTSUZ"UN SÜRGÜNÜ VE DİLSEL İKAMETGÂHI


Haritanın Yırtıldığı Yerde Başlayan Yazı

Bir şairin asıl coğrafyası, üzerinde yürüdüğü toprak parçası değil, zihninde sürekli genişleyen o tekinsiz boşluktur. Zeki Ali şiirine yaklaşırken onu belirli bir enlem ve boylama, yani Kıbrıs’ın o hem politik hem de turistik sınırlarına hapsedilmiş bir "yerel ses" olarak dinlemenin, ona yapılacak bir haksızlık olacağını hissediyorum. Çünkü onun poetikası, bir yere ait olmanın huzuru üzerine değil, tam aksine, yerleşik olan her şeye —ister bir ulus-devletin katı sınırları olsun, ister bir aile evinin sıcak ama boğucu oturma odası— duyulan o köklü güvensizlik üzerine kuruludur. 

Bu yüzden benim için Zeki Ali’yi okumak, bir coğrafyayı tanımak değil; coğrafyanın hükmünü yitirdiği, pusulaların şaştığı ve öznenin "ev" dediği mitik sığınağı kendi elleriyle ateşe verdiği bir yersiz-yurtsuzlaşma (deterritorialization) serüvenine tanıklık etmek ve hatta onunla birlikte yersizleşmek, yurtsuzlaşmak demek.

Yine bu nedenle de bence, Zeki Ali’nin anlatısı, "Kıbrıslıtürk Şiiri" antolojilerindeki o kronolojik dizgenin uslu bir parçası olmaya müsait değil. Karşımızdaki, kendisine doğumundan itibaren giydirilen o ağır, o hamasi deli gömleği –ister 1974 sonrası köpürtülen o "milli dava" şairliği olsun, ister Akdenizli olmanın o hedonist egzotizmi– içinden sıyrılıp; kendine "dilden", "ritimden" ve "mesafeden" bir gövde inşa etme girişimidir. Şair, hayatının önemli bir kesitini okyanus ötesinde, Kanada’nın o "beyaz sessizliği" içinde geçirmiş bir "gönüllü sürgün" olarak; sadece mekânı değil, zamanı da bükmüştür. Ada’ya geri döndüğünde bile bavulunu tam olarak açmamış, ruhunu o "seferilik" halinden indirmemiştir.

Edebi öznenin trajedisi, çoğu zaman arkasını dayayabileceği bir otoritenin yokluğunda değil, mevcut otoritenin onun varoluşsal krizine sağır kalmasında yatar. Zeki Ali şiirinde karşımıza çıkan "yetimlik" hali de budur; ortada simgesel bir "baba" (devlet, resmi tarih, hamaset şiiri) vardır, ancak bu baba, şairin içindeki boşluğu doldurmaktan acizdir. Dolayısıyla buradaki kimsesizlik biyolojik veya siyasi bir yoksunluktan ziyade, ontolojik bir reddediştir. Şair, kendisine sunulan verili soykütüğünü elinin tersiyle iterek, kendi köklerini "yol" üzerinden, "kuş" üzerinden ve "şaman" üzerinden yeniden inşa etmeye girişir. 

Dolayısıyla burada sorulması gereken asıl soru, "Bu şair kimdir?" değil; "Bu şair, kendisine dayatılan tanımlara rağmen nasıl var olabilmiştir?" sorusu. Zeki Ali, resmi tarihin o marş ritminde ilerleyen kurgusuna karşı, hayatı bir jazz müzisyeninin "doğaçlama" cesaretiyle karşılayan şiiri, toplumsal hayatın o düzenli, o köşeli, o "dikdörtgen" yapısına karşı; aksak bir ritimle, bir "senkop"la verilmiş estetik bir cevaptır. O, verili bir epistemolojiye yaslanmaz; aksine, zeminin ayağının altından kaydığı, o "yumurta bulantısı" anında; kendi zeminini havada, boşlukta, bir "Yolcu Kuş"un hiç bitmeyecek olan kanat çırpışında kurmaya cüret eder. Bu, bir eve dönüş hikâyesi değil, evin imkânsızlığının ilanıdır.

Şiirin sadece bir dil işçiliği değil, bir varoluş çatışması olduğu o tehlikeli eşikte; Zeki Ali’nin sessiz görünen dizeleri, birdenbire kurulu bütün dengeyi değiştiren radikal bir hamleye dönüşür. Peki şair, restini ne noktada çekti? O da, pekâlâ Adalı şairlerin çoğunun yaptığı gibi, yerel renklerin, yasemin kokularının ve "biz" olmanın konforlu sıcaklığının arkasına saklanıp, risksiz ve "güzel" şiirler yazabilirdi. Ama bunun yerine, Kierkegaard’ın "uçurumun kenarında duyulan baş dönmesi" dediği o tekinsiz aralığı seçti; masaya sadece kelimelerini değil, bizzat "varlığını" sürdü. Şiiri bir "ifade aracı" veya zarif bir estetik haz nesnesi olmaktan çıkarıp, bir "varoluş stratejisi", hatta ciğerlerine dolan o tuzlu ve rutubetli havayı soluyabilmek için geliştirdiği hayati bir "hayatta kalma refleksi"ne dönüştürdüğü an, estetik olanı ontolojik bir zorunlulukla ikame etti.

Şairi "Ben kimim?" sorusundan daha yakıcı ve tehlikeli bir soruya, "Ben, bana rağmen nasıl var olabilirim?" sorusuna fırlatan refleks budur. Çünkü "Ben", Zeki Ali için hazır bir veri, cepte duran bir kimlik kartı veya verili bir konfor alanı değildir; aksine sürekli dağılan, sürekli toparlanması gereken, o "yumurta bulantısı"yla kıvranan tekinsiz bir potansiyeldir. Merkezdeki şairlerin arkalarında yaslanabilecekleri koca gelenekler, heybetli bir Tanzimat deneyimi veya yıkıcı bir Garip akımı ya da söz gelimi bir İngiliz şairin belleğinde Shakespeare’in tekinsiz gölgesi, bir Alman şairin sırtında Goethe’nin anıtsal pelerini asılıyken; Zeki Ali’nin arkasında sadece tarihsel kırılmaların enkazı, göçler ve yarım kalmış hikâyeler durur. O, edebi anlamda soysuzdur. Bu nedenle de soykütüğü olmayan her oğul gibi, o da kendi meşruiyetini boşluktan devşirmek, kendi yasalarını bizzat yazmak ve kendi dilini yoktan icat etmek zorundadır.

Dolayısıyla okumakta olduğunuz bu metin, Zeki Ali’nin dizelerini edebi sanatlar açısından teşrih masasına yatıran soğuk bir otopsi raporu olmayı hedeflemiyor. Aksine, bu metin, şairin Bayan Mavi’deki ilk ürkek "merhaba"sından, Sinemasal ve Zamansız’daki kozmik, boyutsuz hiçliğe uzanan serüvenini; bir "kendini icat etme" mücadelesi olarak okumayı deneyecektir. Haritanın yırtıldığı yerde başlayan, dikdörtgenlerin (okulların, kışlaların, mezarların) köşeli şiddetine karşı döngüsel zamanı savunan ve nihayetinde toprağa değil, boşluğa kök salan bir "şaman"ın zihinsel haritasını çıkarma girişimidir bu. Zira Zeki Ali’yi okumak, sadece bir şairi değil, hem zihinsel hem de fiziksel olarak aidiyetlerin uzağında kalan coğrafyaların boğucu sessizliğinde kendi sesini arayan bireyin trajik ve onurlu yalnızlığını okumaktır.

I. BÖLÜM: KABUĞUN ÇATLADIĞI YER – YOLCU KUŞ VE İMKÂNSIZ GÖÇ (1980’ler)

Zeki Ali’nin ilk dönem şiirlerinde, bilhassa Bayan Mavi dolaylarında gezindiğimizde, henüz tam olarak "kendi sesini" bulamamış, daha çok İkinci Yeni’nin rüzgârıyla, halk şiirinin samimiyeti arasında gidip gelen, biraz da "acemi" bir ses duyarız. Fakat bu acemilik sonradan "ustalıkla" aşılacak bir kusur değil, bilakis şairin bilinçli bir tercihle, bir "strateji" olarak benimseyeceği "kekemeliğin" ilk provalarıdır. Pürüzsüz, belagatli, "tamamlanmış" şiir, iktidarın dilidir. Zeki Ali, eksik bırakarak, sorarak, tamamlamayarak konuşmayı seçer.

Ancak asıl kopuş, Yolcu Kuş (1985) ile gelir. Şiirin adı bile, bir yerleşiklik reddiyesidir. Şiiri açıp okuduğumuzda, karşımıza çıkan "Göç bitmez / imparatorlar değişir göklerde" dizesi, sadece tarihsel bir döngüyü işaret etmez. Burada özne, kendini tarihin "nesnesi" olmaktan çıkarıp, tarihin "tanığı" konumuna yükseltir. İmparatorlar (yani siyasi rejimler, darbeler, Kıbrıs’ın o bitmeyen statüko sorunları) değişir, ama kuşun (şairin/öznenin) varoluşsal devinimi, siyaset üstü bir zorunluluktur. Bu noktada Zeki Ali, Kıbrıslıtürk şiirinin o dönemki baskın eğilimi olan "toplumcu gerçekçi" veya "hamasi" damardan keskin bir bıçakla ayrılır. O, toplumu anlatmaz; toplumun bireyde yarattığı tahribatı, o içsel enkazı anlatır.

Zeki Ali poetikasının belki de en fizyolojik, en sarsıcı nirengi noktası, Yolcu Kuş şiirinin gövdesine yerleştirilmiş o tekinsiz tamlamada saklıdır: "Yumurta bulantısı" . Bu, alelade bir metafor değil, şairin varoluşsal koordinatlarını belirleyen bir "ontolojik alarm" durumudur. Sartre’ın "bulantı"sı , var olanın lüzumsuzluğundan ve dünyanın katı gerçekliğinden duyulan bir tiksinti iken; Zeki Ali’nin "yumurta bulantısı", henüz var olmamışın, kabuğun içinde sıkışıp kalmış o saf potansiyelin sancısıdır. "Loş yuva" güvenlidir, sıcaktır; ancak hareket etmeyen her şey gibi, o kapalı devre de zamanla zehir üretmeye başlar. İçerideki "öz", kabuğa sığamaz hale geldiğinde yaşanan o baş dönmesi, o kusma isteği, aslında yaşama dürtüsünün ta kendisidir. Şair için bu bulantı, bir hastalık değil, harekete geçirici bir motivdir; kuşu (özneyi) o güvenli hiçlikten, tekinsiz bir "oluş"a, yani uçuşa zorlayan biyolojik bir ihtar. 

Yumurta, kapalı bir evrendir. Güvenlidir, sıcaktır, ama aynı zamanda bir hapishanedir. Şair, "loş bir yuva" derken, ana rahmini, evi, adayı, o "biz" olma halini kasteder. Ama bu loşluk, artık huzur vermez; çünkü özne bireyleşme sancısı çekmektedir. Kabuğu kırmak, dışarıdaki tekinsizliğe, "karanlığa" adım atmak demektir. Şiirdeki "Nereye konsam / bir çiçek oyalantısı" dizesindeki "oyalantı" kelimesi, dilin imkânlarını zorlayan harika bir buluştur. Hayat, aşk, devrim, mücadele... Hepsi birer "oyalantı"dır aslında. Asıl gerçek, o bitmeyen, o hedefsiz uçuştur. "Bir kaçış mı? Bir varış mı?" sorusu, yanıtlanmak için değil, askıda kalmak için sorulmuştur. Şair, teleolojik bir tarih anlayışını (bir yere varacağız, kurtulacağız inancını) reddeder. Yolun kendisi, varışın ta kendisidir. Peki neden bulantı? Sartre’ın varoluşsal köksüzlüğünden farklı bir nüans vardır burada; Zeki Ali’deki bulantı, potansiyelin, yani "henüz olmamışın" sancısıdır. Kabuk içeriden zorlanmaktadır, çünkü mevcut form artık çürümeye yüz tutmuştur ve yaşam, ancak o kabuğun kırılmasıyla, yani babanın yasasının ihlaliyle mümkün olacaktır.

Ancak "Yolcu Kuş"un kanatlarındaki o tortuyu, sadece metaforik bir kaçış arzusuyla açıklamak yetersiz kalır. Zeki Ali’nin biyografisindeki o devasa boşluk, o "beyaz sessizlik", yani Kanada yılları, şiirin ontolojik zemininde derin bir fay hattı yaratmıştır. Şair, uzun yıllar boyunca Kuzey Amerika’nın o uçsuz bucaksız, o anonim coğrafyasında "gönüllü bir sürgün" (self-exile) yaşamış; dili, kimliği ve belleği o buzdan parantezin içinde dondurmuştur. Edward Said’in "entelektüel sürgün"  dediği şeyden farklı bir durumdur bu; Zeki Ali, Kanada’da bir fikir mücadelesi vermemiş, bir "hiçliğin" içinde demlenmiştir.

Asıl trajedi, dönüşte başlar. Adaya, o "loş yuva"ya geri döndüğünde, şair artık bir "yerli" değil, kendi evine sızmış bir "hayalet"tir. Ulysses evine döndüğünde onu sadık köpeği Argos tanımıştı; Zeki Ali döndüğünde ise onu tanıyan tek şey, bıraktığı o "yumurta bulantısı"dır. Kanada’dan getirdiği o mesafe, o "soğuk bakış", adanın sıcak, yapışkan ve içli dışlı ilişkiler ağını bir röntgen cihazı gibi tarar. Şair artık "biz"in bir parçası değil, "biz"e dışarıdan, okyanus ötesi bir teleskopla bakan bir yabancıdır. Dönüş, bir vuslat değil, bir hesaplaşmadır. "Buradayım ama aslında hâlâ oradayım, o boşluktayım" diyen bir "çifte yokluk" hali. İşte şiirindeki o kekre tat, o yerleşememe huzursuzluğu, bu coğrafi şizofreniden, bu kapatılamayan mesafeden beslenir.

Bu noktada şiiri metinlerarasılık bağlamında düşünürsek, Zeki Ali’nin kuşu, belki de Attar’ın Simurg’una bir naziredir ama tersten bir nazire. Simurg yolculuğunda kuşlar sonunda "kendilerine" varırlar ve bu bir "bütünlük" (vahdet) anıdır. Zeki Ali’nin kuşu ise parçalanmışlığa varır. "Altımda nehirler kol kol / damar damar / denizleri emzirir" derken, doğayla kurduğu ilişki panteist bir birlikten çok, erotik ve kaotik bir akıştır. Öznenin sınırları erir, nehre, denize karışır ama bu karışma bir huzur değil, bir "dağılma" halidir.

Bu dönemde şairin "astral seyahat" izleklerine yönelmesi, ilk bakışta sanıldığı gibi new age bir fantezi ya da apolitik bir içe kıvrılma değil, bilakis "Ada" denen o fiziksel ve zihinsel hapishaneden kurtulma çabasının en radikal, en "uç" aşamasıdır. Deniz biter, çünkü deniz de kuşatılmıştır; toprak biter, çünkü toprak parsel parsel "mülkiyet" ve "egemenlik" iddialarıyla kirletilmiştir. Geriye ne kalır? Sadece kozmos. O sahipsiz, bayraksız ve pasaportsuz boşluk. Zeki Ali’nin "boyutlar arası" geçişleri, şairin "yer" kavramını, yani ulus-devletin üzerine inşa edildiği o kutsal "vatan" toprağını tamamen iptal etmesi demektir. Lefkoşa’nın o bölünmüş, yaralı sokakları, tel örgülerle çevrili "Yeşil Hat"tı artık yoktur; çünkü astral bedenin, Birleşmiş Milletler askerine kimlik gösterme zorunluluğu yoktur.

Bilinç, o akışkan uzama geçtiğinde, Kıbrıslıtürk   olmanın, azınlık olmanın, tecrit altında yaşamanın o boğucu ağırlığı buharlaşır. Bu, bir kaçış edebiyatı mı? Asla. Bu, Orhan Koçak’ın deyimiyle "bahisleri en tepeye çıkarmak", hatta masayı devirmektir. Şair, dünyayı ve onun üzerindeki o küçük, o komik iktidar oyunlarını karşısına alıp "ben burada oynamıyorum" demez; daha yıkıcı bir şey yapar: "Benim oyun alanım burası değil, sizin kurallarınızın geçmediği tek yer olan zihnimi ve uzayı icat ediyorum" der. Bu tavır, "biyopolitika"ya, yani iktidarın bedeni belirli bir mekâna hapsetme ve orada denetleme arzusuna karşı girişilen "metafizik bir gerilla harbi"dir.

Şamanın göğe yükselişi nasıl ki kabilenin kurallarını aşan bir otorite sağlıyorsa, Zeki Ali’nin kozmik yolculuğu da ona kendi kendini siyasal bir düğümle boğan bir ülkenin vatandaşı olmaktan, "evrensel" bir toz zerresi olmaya giden yolu açar. Siyasi ambargoların, girilmesi yasak askeri bölgelerin, diplomatik krizlerin, müzakere masalarının hükmü stratosferde biter. Şairin Zamansız kitabındaki o boyutsuzluk, aslında Kıbrıs sorununun o bitmeyen "zamansal donmuşluğuna", adadaki zamanın bir türlü akmayışına verilmiş en estetik yanıttır. Siyaset zamanı durduruyorsa, şair zamanı tamamen ortadan kaldırır. Bu, "yerel" olanın trajedisinden "evrensel" olanın hiçliğine sığınmak değil, o hiçliği bir özgürlük alanı olarak yeniden haritalandırmaktır.

Gözlerini kapatıp "astral" olana daldığında şair, aslında en politik eylemini gerçekleştirir: Sınırı ihlal eder. Hem de mayınlara basmadan, nöbetçilere görünmeden. "Ben"in inşası, artık coğrafyaya değil, o sınırsız boşluğa, o "yurtsuzluğun" mutlak iktidarına dayanır.Şairin "pençelerini toprağa kök salması"nı bir arzu değil de, bir tür "düşüş" gibi betimlemesi de calib-i dikkattir. Modernite, kök salmayı, yerleşmeyi, mülk edinmeyi yüceltir. Zeki Ali için ise kök salmak, hareketsizliktir, yani ölümdür. "Gözlerim azıcık dalsa / toprağa kök salar pençelerim" korkusu, uyanık kalma zorunluluğuna işaret eder. Uyursan, sistem seni yutar. Uyursan, bir "dikdörtgen"in içine hapsedilirsin. Bu uyanıklık hali, ilerleyen dönemlerde "Şaman" figürüyle daha organize bir bilince dönüşecektir ama 1980’lerde henüz ham, saf bir korku ve kaçış dürtüsü olarak tezahür eder.

Zeki Ali, bu dönemde artık kendi "imkânsız yurdunu" inşa etmeye başlamıştır. Bu yurt, Kıbrıs adası değil, "Sözcükler Denizi"dir. Ama bu deniz de fırtınalıdır. Şair, kelimelere tutunarak o bulantıdan kurtulmaya çalışır, lakin kelimeler de kaygandır. "Yazısız fermanlar", dilin ötesindeki o baskın yasayı, Lacan’ın "Büyük Öteki"sini imler. Şair ne kadar kaçarsa kaçsın, o fermanın gölgesi üzerine düşer. Zeki Ali şiirinin trajik boyutu burada da yatar: Kaçışın zorunluluğu ile imkânsızlığı arasındaki o sıkışmışlık. Şiir, bu sıkışmışlıktan doğan bir "çığlık" değil, bir "mırıldanma"dır. Kendine, sadece kendine duyurulan bir mırıldanma.

II. BÖLÜM: DİKDÖRTGENLERİN İKTİDARI VE SÜRÜDEN AYRILAN ŞAMAN (1990’lar)

Doksanlara geldiğimizde, o ilk kaçışın, o naif kanat çırpışın yerini daha sert, daha köşeli bir hesaplaşmaya bıraktığını görürüz. Zeki Ali, Yürek Geometrisi şiirinde, sadece estetik bir form arayışında değildir; o, modern ulus-devletin ve onun "biyopolitik" aygıtlarının (okul, kışla, hastane, hapishane) beden üzerinde kurduğu tahakkümün  haritasını çıkarır. Şiirdeki "Hangi köşeyi seçsen / döneceğin yer bir dikdörtgen"  dizesi, Foucaultcu anlamda disipliner bir kapatılmadır. Doğa eğriseldir, döngüseldir; oysa iktidar köşelidir. "Bizden öncekiler çizdi bu yolları / bizi okullara gönderip / onlar eklediler bu düzene" derken şair, "baba" metaforunu somutlaştırır. Baba, yani devlet, yani geçmiş kuşak, çocuğu bir dikdörtgenin (sınıfın) içine sokar, oradan çıkarıp başka bir dikdörtgenin (kışlanın) içine atar. Zeki Ali’nin şiirsel öznesi, bu geometrik şiddet karşısında "organik" olanı, yani "yürek" denen o şekilsiz, o kaotik pompayı savunur.

"Şaman" figürünün devreye girdiği nokta da burasıdır. Sürüden Ayrılan Şaman (1999), sadece egzotik bir kültürel öge kullanımı olarak okunamaz. Şaman, dikdörtgenin anti-tezidir. O, yatay düzlemde (toplumsal hiyerarşide) değil, dikey düzlemde (yer altı ve gök yüzü arasında) hareket eder. Jale Parla’nın "Don Kişot" analizindeki o "yersiz yurtsuzluk", şamanda "her yerlilik" halini alır. Şaman, sürüyü terk eder çünkü sürü, dikdörtgenin içinde güvendedir. "Sürüden ayrılmak", kurdun dişlerini, soğuğu, açlığı, yani "çıplak hayatı" göze almaktır. Zeki Ali, bu dönemde dilini de sivriltir; ironi, bir savunma mekanizmasından çıkıp bir saldırı silahına dönüşür. "Mangizdir işin başı" diyen o hicivli ses, kutsal addedilen değerlerin (milliyetçilik, hamaset) aslında ekonomik birer alışverişten ibaret olduğunu faş eder.

Bu noktada bir "epistemolojik kopuş"tan söz edebilir miyiz? Evet! Hatta, sadece söz etmekle kalmamalı, belki de bu kopuşun gürültüsünü de dinlemeliyiz. Çünkü Zeki Ali, "biz" zamirinden "ben" zamirine geçerken yaptığı sadece dilsel bir tercih değildir, aslında Kıbrıslıtürk şiirinin genetik kodlarına işlemiş o "cemaatçi" ruhu, o kolektif ağıt geleneğini de içeriden parçalar. Ada şiiri, on yıllar boyunca "bizim davamız", "bizim acımız", "bizim ölülerimiz" diyen monolitik bir koronun sesi olmuştur. Zeki Ali’nin yaptığı, bu koronun ortasında aniden detone olmak, kendi çatlak sesini o uyumlu bütünlüğe dayatmaktır. Çünkü toplumsal bellek, şairin belleğinde artık taşınabilir bir miras değil, kamburlaştıran bir "yük"e dönüşmüştür. O, herkesin hatırladığını hatırlamak zorunda olmanın getirdiği o boğucu aynılık hissinden kaçar.

Peki, bu yük nasıl atılır? "Şamanın" devreye girişiyle. Şamanın davulu, sadece ritmik bir enstrüman değil, bir "unutuş teknolojisi"dir. Ritüel, geçmişi silmez –bunu yapmak imkânsızdır– ama onu dönüştürür; ham, çiğ ve kanayan acıyı, "estetik" ve "soğuk" bir deneyime tahvil eder. Şaman, sürünün hafızasını taşır ama sürünün yasını tutmaz; o yası "sağaltır". Zeki Ali’nin şiirindeki o ani ritim değişiklikleri, o zihin sıçramaları, aslında belleğin lineer akışını (resmi tarihi) bozarak, zamanı döngüsel bir hale getirme, yani travmayı bir "performansa" dönüştürme çabasıdır. Artık acı, çekilen bir şey değil, "seyredilen" ve davulun vuruşlarıyla "uzaklaştırılan" bir nesnedir

Bu "dikdörtgen"den kaçış ve amorf olana sığınış bahsinde, Zeki Ali şiirinin duyulur duyulmaz, derinden işleyen fon müziğine, yani "Jazz"a değinmeden geçmek, metnin ritmini eksik bırakmak olur. Şair, şiirlerinde doğrudan saksafonlardan ya da kontrbaslardan bahsetmese bile, dizesinin belkemiği jazzın o aksak ritmiyle, o tekinsiz "senkop"la  çatılmıştır. Dikdörtgen, marş ritmidir; düzenlidir, öngörülebilirdir, 4/4'lüktür. Oysa Zeki Ali’nin şiiri, tıpkı bir Miles Davis solosunda olduğu gibi, notadan çok "es"lere, yani sessizliğin o gerilimli boşluklarına yaslanır.

Şiirdeki o ani zihin sıçramaları, dizelerin mantıksal bir dizgeyi takip etmek yerine duygu durumuna göre aniden yön değiştirmesi (enjambement), tam anlamıyla bir "doğaçlama" (improvisation) estetiğidir. Şair, kurgusal bir kesinliği reddeder; bunun yerine, anın getirdiği o dumanlı, o belirsiz atmosferi solur. Dizeler, birbiriyle kafiye yapmak için değil, birbirine çarparak yeni bir tını, bir "dissonans" (uyumsuzluk) yaratmak için oradadır. Bu, modernitenin dayattığı o pürüzsüz uyuma karşı, jazzın "kirli", "hırıltılı" ve sahici sesini savunmaktır. Zeki Ali okurken hissettiğimiz o baş dönmesi, şairin bizi melodiye değil, ritmin o öngörülemez savrulmasına davet etmesindendir. O, kelimelerle "swing" yapar; anlamı kaydırır, geciktirir ve tam beklediğimiz anda değil, hiç beklemediğimiz bir "zaman"da (off-beat) vurur!

III. BÖLÜM: GÖZÜN İKTİDARI VE ZAMANSIZ BİR ARAF (2000’ler ve Sinemasal)

İki binli yılların başında, Zeki Ali’nin şiiri, "söz"den "imge"ye doğru radikal bir kayma yaşar. Sinemasal  ve Zamansız  kitapları, dünyanın artık anlatılabilir bir yer olmaktan çıkıp, ancak "seyredilebilir" bir yer olduğu kabulüne dayanır. Baudrillard’ın simülasyon evreni, Zeki Ali’nin "beyaz perde"sinde karşılığını bulur . Artık olaylar yoktur, olayların görüntüleri vardır. Şair, bu görüntüler arasında bir montajcı gibi çalışır.

Bu dönemde şairin "astral seyahat" izleklerine yönelmesi, "Ada" denen o fiziksel hapishaneden kurtulma çabasının son aşamasıdır. Deniz biter, toprak biter, geriye sadece kozmos kalır. "Boyutlar arası" geçişler, şairin "yer" kavramını tamamen iptal etmesi demektir. Artık ne Lefkoşa vardır ne de başka bir şehir; sadece bilincin o akışkan uzamı vardır. Bu, bir kaçış edebiyatı mıdır? Asla. Aksine şair, dünyayı karşısına alıp "ben burada oynamıyorum" dahi demeye tenezzül etmeden, "benim oyun alanım burası değil" diyerek kendi oyun alanını (uzayı/zihni) icat eder.

IV. BÖLÜM: THANATOS’UN KUCAĞI VE TOPRAĞA DÖNÜŞ (SONUÇ) 

Nihayet, yolculuğun "son" durağına, ya da duraksızlığı: Ölüm. Ölüm Şiirleri Antolojisi’ni  hazırlayan bir şairin, kendi şiirini ölümle mayalamaması düşünülemez. Ama Zeki Ali’de ölüm, trajik bir son değil, "Yolcu Kuş"nun nihai inişidir. "Ben Ölünce..." şiirindeki o sakin kabulleniş, bir veda mektubu değil, bir durum tespitidir.

"Toprak beni alarak / azar azar geri verecek" dizesi, materyalist bir mistisizmin zirvesidir. Tanrısal bir kata yükselmek yoktur; maddeye, o ezeli ve ebedi döngüye karışmak vardır. Şair, dikdörtgenlerden (tabuttan) artık korkmaz, çünkü o dikdörtgenin içi boşalmıştır; ruh "gezer" haldedir. "Taş Uyur Ruh Gezer" kitabının adı, bu düalizmin manifestosudur. Taş (beden/dünya/dikdörtgen) uyur, yani statiktir; ruh (zihin/şiir/kuş) gezer, yani dinamiktir.

Zeki Ali’nin poetikası, Bayan Mavi’nin o çekingen "merhaba"sından, Zamansız’ın o kozmik sessizliğine uzanan bir hatta, "kendini icat etme"nin en sancılı, en dürüst örneklerinden biridir. O, verili kimliklerin, milli sınırların, hazır kalıpların içine sığmayı reddetmiş; kendi "yurtsuzluğunu" bir yurda dönüştürmüştür. Jale Parla’nın dediği gibi, her büyük metin kendi epistemolojisini yaratırsa eğer, Zeki Ali’nin şiiri de "Kıbrıslıtürk   Şiiri" parantezini kırıp, sadece "Şiir" olan o evrensel, o "zamansız" düzleme yerleşmiştir.

Nihayetinde, baştaki "Göç bitti mi?" sorusu, şairin ördüğü bu döngüsel evrende hükümsüz kalır. Çünkü Zeki Ali’nin daha yolun başında, Yolcu Kuş’un kanatlarında bir kehanet gibi fısıldadığı üzere; "Göç bitmez". O sadece ontolojik bir kıyafet değiştirir; yatay düzlemdeki o huzursuz devinim, yerini dikey ve kozmik bir salınıma bırakır. Bedenin "taş"laşıp biyolojik bir uykuya daldığı, ancak imgenin "ruh"laşıp gezmeye, genleşmeye ve sınırları ihlal etmeye devam ettiği o tekinsiz araftır burası.

Şair, kelimeleri bir duvar ustası gibi üst üste dizerek bize içine sığınıp ısınacağımız korunaklı, çatısı çatılmış, sınırları çizilmiş bir "ev" inşa etmemiştir. Aksine o, kelimeleri birer "eksiltme" aracı olarak kullanmış; fazlalıkları yontarak, gürültüyü ayıklayarak, içinde kendi sesimizin –ve kendi kimsesizliğimizin–  yankısını duyabileceğimiz devasa, akustik ve "zamansız" bir boşluk yontmuştur. Jazz müziğindeki o son notanın susuşundan sonra havada asılı kalan titreşim neyse, Zeki Ali’nin şiiri de odur: Duyulanın bittiği yerde başlayan o sağır edici anlam.

Dolayısıyla Zeki Ali, dolu olanın değil, boşluğun mimarıdır. O, haritadaki bir adayı değil, zihindeki o "yok-yer"i (non-place) haritalandırmıştır. Bize bıraktığı asıl miras, kâğıda dökülmüş dizelerden ziyade, o dizelerin işaret ettiği, okurun zihninde sürekli genişleyen o muazzam, o doğurgan ve o tamamlanmamış sessizliktir. Göç bitemez; çünkü boşluk, doluluktan daha uzun yaşar.

Şiirin her gerçek okuyuşla birlikte yenilendiğine, yeniden varlık bulduğuna ama yine de kendine ait bir özü muhafaza ettiğine inanan biri olarak size Zeki Ali’nin şiirlerini nasıl okumanız gerektiğine dair bir formül vermek istemiyorum. Sadece haddimi bir parça aşıp ne zaman ve nerede okuyacağınıza dair ufak bir öneri sunmak istiyorum; Lefkoşa’nın Lefkoşa’ya benzemediği ama gene de Lefkoşa olarak kaldığı bir akşamüstü okuyun onu, ne güne ne geceye ait bir saatte. Denizi göstermeyen Kıbrıs fotoğraflarına bakarken okuyun. Kışın okuyun, yağmura sırt çevirmiş sarı kalmakta ısrarcı bir ot parçasının yanından geçerken. Turnalar göçerken okuyun, okuyun ve izin verin bedeniniz toprağa ne kadar bağlı kalırsa kalsın, okudukça içinizden kopan bir şey o yolcu kuşları takip etsin, etsin ve uzak bir noktaya doğru süzülsün, varacak bir yer olmasa bile.

Bulut Ünvan
Kasım 2025,
Lefkoşa