Not: Aşağıdaki yazıyı 26 Ekim 2022'de Ahmet Tulgar'ın vefat ettiği gün yazdım, kaybolmasın diye burada da paylaşıyorum.
Bir Post Express dosyasında mı adı geçiyordu, Ekşi Sözlük'te mi bahsettiler de öğrendim, ya da bunun şimdi ne önemi var...
Farklı farklı yerlerde yazardı. Benim bir tek ekşi'de ve nasıl ulaşırsa elime ulaşan birkaç rock fanzinde gördüğüm bir dille yazardı. Ama bana okuduğum pek çok şeyden daha fazlasını söylerdi yazdıkları. Çok, çok azdık. Çok azınlıktaydık. Aynı beş-on kişinin müdavimi olduğu sosyalist bir partinin bürosunda, bir şairin evindeki buluşmalarda, bir dostla evden kaçıp birlikte sabahlarken azacıktık.
Radyolarda sevdiğimiz şarkılar çalmaz, sinemalara istediğimiz filmler gelmez, fikirlerimizi duyan, duysa önemseyen, önemsese paylaşan çıkmaz. Ama o vardı başka bir ülkede. Bir şekilde adını öğrenmiştim ve yazılarını takip ediyordum. Seviyordum da. Çok seviyordum. Çok güzel yazıyordu çünkü. Dolu dolu ama gerçek bir sesle, bir yazarı taklit eden herhangi birinin herhangi bir sesi gibi değil. Sanki müdavimi olunan bir barda yan masadaymış, ama barın en sağlam masasındaymış gibi. Konuşması aniden belli belirsiz bir esin ardından bir şiire ya da bir şarkıya dönebilirmiş gibi. Başka dünyaların varlığını hissettirirdi.
Utanmadım, e-mail attım bir gün. Cevap gelmesini de hiç beklemedim; denize şişede mektup atar gibi yolladım e-mail'i. Ne dediğim çok aklımda yok. Biraz Pink Floyd'dan bahsettim, bir de İstanbul'u sordum, bir iki parça yazı olduğunu sandığım metin gönderdim sanırım. Cevap yazdı! Koskoca Ahmet Tulgar 14 yaşındaki bir çocuğu nasıl muhatap aldı, neden muhatap aldı bilemedim. Ama yazdı. Bir seneye yakın yazıştık sonra. Bir seneye yakın neredeyse her hafta, bazen daha sık. Şarkı listeleri gönderdi; yarısı Bruce Springsteen. Daha dinlemeden "Beğenmedim, kapağında Amerikan bayrağı var" dedim; "Bunu bir daha söylersen ben de seni beğenmem" dedi. Dinleyince sevdim sonra, onu da çok sevdim...
Herhalde yirmi yıl sonra bunu itiraf etmekte de ayıp yoktur: Ben ona çok imrendim. O kadar dolu, sahici ama kibirsiz olmasına. Bir akademisyenden çok rock gitaristine benziyor oluşuna; iki kuruşluk bir statü için kendini paralayanların, karşısındakiyle rekabet etmekten kendini tanımaya fırsat bulamayanların, ilgi budalalarının dünyasına hiç prim vermeyip kendi halinde kendi şarkısını mırıldanmasına. Ama yine de tutkulu olmasına. Çok imrendim. İlk deri ceketimi de gittim onunkine en benzeyeninden seçtim. 14 yaşındaydım ve büyüyünce Ahmet Tulgar olmak istiyordum. Pişman değilim.
Sonra izini kaybettim. Birkaç sene sonra ne onunla konuşurken planladığım gibi İstanbul'a ne Lyon'a, başka bir ülkeye, ona söylediklerimden farklı şeyler yapmaya gittim. Nasıl olsa o bir yerdeydi; Galata Kulesi'nin, büyüdüğüm evin ya da içimdeki bazı duyguların içimdeki yerinin hiç değişmemesi gibi onun da bir yere gideceği yoktu... İzini kaybetmekten hiç korkmadım; kaybettim.
En son birkaç sene önce 50 yaş üstü erkek olmak konulu bir belgeselde karşıma çıktı. Saçları hafif ağarmış, yüzünün çizgileri de daha keskin, bakışlarında eskisinden farklı bir derinlik. Ama hâlâ aynı adam. Kendi yaşlanma deneyimini anlatıyordu. "Seks eskisi kadar mühim değil ama gün yüzü görmemiş bir Bruce Springsteen kaydının ortaya çıkmasını tercih ederim" diyordu. Güldüm. Hâlâ aynı şarkıları dinlediğini bilmek güzeldi.
Birkaç saat önce öğrendim, ölmüş. Neden? Bilmiyorum. Nasıl? Onu da bilmiyorum. Ölümlü olduğuna pek ihtimal vermemiştim, evet. Bunu öğrenmek için ölmesini mi beklemeliydim? Galiba. Ama en azından bir duygu içine çöküp bütün bir yaşamı geri çağırdığında insan ne yapar biliyorum. Bruce Springsteen dinler. O öğretmişti...
26.10.2022
Lefkoşa
