Edebiyatın içindeki felsefe, felsefenin içindeki edebiyat üzerine bir deneme
![]() |
I
Felsefe tarihinin yazıya yöneltilmiş en ünlü itirazı bir kır gezintisinde dile gelir. Platon'un Phaidros'unda Sokrates, kentin surlarından pek dışarı çıkmayan o yalınayak adam, genç Phaidros'un peşine takılıp İlissos deresinin kıyısına iner; birlikte ayaklarını suya sokarak yürürler, ağustosböceklerinin bağırdığı yüksek bir çınarın altına uzanırlar. Diyaloğun sonlarına doğru Sokrates yazı üzerine bir masal anlatır; Mısır'da, Naukratis yöresinde, kutsal kuşu ibis olan eski bir tanrı yaşarmış, adı Theuth'muş. Sayıyı, hesabı, geometriyi, yıldızların yolunu, dama ve zar oyunlarını o bulmuş; en sonunda da harfleri. Bütün Mısır'ın kralı Thamus o sıralar yukarı ülkede, büyük kentte otururmuş. Theuth buluşlarını tek tek krala götürmüş, her birinin ne işe yarayacağını anlatmış; kral kimini övmüş, kimini yermiş. Sıra harflere gelince Theuth göğsünü kabartmış: Bu buluş Mısırlıları daha bilge, belleklerini daha güçlü kılacakmış, hem bilgeliğin hem belleğin ilacıymış. Kral onu uzun uzun dinlemiş, sonra başını sallamış. Harflerin babası, demiş, onları sevdiği için onlara olmayan bir güç yakıştırıyor. Bu buluş öğrenenlerin ruhuna unutkanlık ekecek, çünkü insanlar hatırlamak için artık kendi içlerine değil, dışarıdaki yabancı işaretlere bakacaklar. Verdiğin ilaç belleğin değil, anımsatmanın ilacı; çok şey okuyup hiçbir şey öğrenmeyecek, bilge olmadan bilge görünecekler. Masal burada biter. Asıl şikâyet bundan sonra gelir. Yazılı söz resme benzer, der Sokrates; canlıymış gibi durur, ama ona bir şey sorduğunuzda ağırbaşlı bir sessizlikle hep aynı şeyi söyler, kendini savunamaz, babasının yardımına muhtaç kalır.
Bu itiraz bence içinde bir parça ironi taşıyor; yazıya karşı söylenmiş sözleri bize ulaştıran yine yazının kendisi değil mi? Benim üstünde durmak istediğim başka bir nokta, çünkü Sokrates'in şikâyeti ironik de olsa edebiyat ile felsefe arasındaki ilişkiye dair bildiğim en keskin soruyu taşıyor. Felsefe, en azından Sokrates'in anladığı biçimiyle, sorgulanabilen bir konuşmadır. Biri bir iddia ortaya atar, karşısındaki "neden?" diye sorar ve iddiayı ortaya atan kişi yanıt vermek zorundadır. Yazı bu zinciri koparır. Edebiyat ise onu hiç kurmamıştır. Bir romanın kahramanının Tanrı'nın olmadığını, sevginin bir yanılsama olduğunu, insanın kendi kendisinin celladı olduğunu söylediğinde kimden hesap soracağız? Yazardan mı, anlatıcıdan mı, kahramandan mı, yoksa bu cümleyi altını çizerek okuyan kendimizden mi?
Bu Platon’un da değindiği bir sorun. Devlet'in üçüncü kitabında Homeros'u, Khryses'in ağzından konuşurken sanki kendisi değil de başkası konuşuyormuş gibi davrandığı için suçlar; şair kimin sesine bürünürse onun ardına gizlenir. Onuncu kitapta şairleri kentten çıkarırken felsefe ile şiir arasında "eski bir kavga" olduğunu kayda geçirir. O kavga bir anlamda hesap veren ve vermek istemeyen arasındaki kavga.
Yine de tuhaf bir ayrıntı var; Platon’kendisi de yazdığı diyalogların hiçbirinde konuşmaz. Adı yalnızca birkaç kez anılır: Sokrates'in Savunması'nda mahkemede bulunanlar arasında sayılır, Phaidon'da Sokrates'in son gününde hasta olduğu için orada olmadığı söylenir. Felsefe tarihinin belki de en etkili yazarı, bütün düşüncelerini başkalarının ağzından söyletmiştir; şairi, başkasının sesine büründüğü için suçlayan düşünür, kendi sesini bir kez bile kullanmayan bir dram yazarıdır. Nietzsche Tragedyanın Doğuşu'nda bunu fark eder, ama bir övgü olarak değil. Platon diyaloğunun batan eski şiiri kurtaran bir sandal olduğunu, sonraki çağlara romanın örneğini bıraktığını yazarken, aynı bölümde o sandalda şiirin diyalektik felsefenin hizmetçisi konumuna düştüğünü de söyler; felsefenin daha sonra teolojinin hizmetçisi olacağı gibi.
Benim içime sinen, bütün “sanırımlara” rağmen aklımın yattığı düşünceyi yazının başında şimdiden dile getirmek istiyorum: Edebiyat ile felsefe zaten birbirinin içindedir, ama aralarındaki bağ bir benzerlik bağı olmaktan çok bir eksiklik bağıdır. Edebiyat felsefesiz, felsefe de edebiyatsız eksiktir çünkü felsefe, hesap vermenin yetmediği yerde edebiyatın imzasız konuşmasına başvurur. Edebiyat da kendi içinde taşıdığı imzasız düşünceyi biri sorguya çekmedikçe yarım bırakır ve o sorguyu yapmak da okura kalır. Felsefeyi dışarıda bırakan bir edebiyat anlayışının eksikliği kısacası budur: Metnin sorulmayı bekleyen sorularını sorulmadan bırakıp geçmesi.
II
Kierkegaard, imzasız düşüncenin felsefedeki en bilinçli uygulayıcısı. Ya/Ya da bir buluntu el yazmasıyla açılır. Victor Eremita adını taşıyan bir yayımcı, ikinci el bir yazı masası satın aldığını, masanın gizli bölmesi açılmayınca baltayla vurduğunu ve içinden iki ayrı insanın kâğıtlarının döküldüğünü anlatır: Estetik bir hayatı savunan genç bir adamın denemeleri, aralarında Baştan Çıkarıcının Günlüğü; etik bir hayatı savunan yaşlı bir yargıcın mektupları. Kitap hangisinin haklı olduğunu söylemez. Kierkegaard yıllar sonra, Felsefi Parçalara Kapanış Notu'nun sonuna eklediği kısa açıklamada, takma adlarla yayımlanan kitaplarda kendisine ait tek bir sözcük bulunmadığını da yazacaktır. Bu bir kaçamak mıydı? Sanmıyorum. Kierkegaard seçimi okurun yerine yapsaydı, okuru bir otoriteye boyun eğmeye çağırmış olurdu; o ise okurun kendi kararını kendisinin vermesini istiyordu ve bunun için romancının elindeki aracı, söylediğini üstlenmeyen sesi, kullanmak zorundaydı.
Wittgenstein'ın Felsefi Soruşturmalar'ı başka bir yoldan aynı yere varır. Kitap kim olduğu belli olmayan bir sesin itirazlarıyla, "Ama şöyle demek istemiyor musun?" diye araya giren hayali bir konuşmacıyla doludur ve önsözünde yazar, yazdıklarının başkalarını düşünme zahmetinden kurtarmasını istemediğini, mümkünse birini kendi düşüncelerine kışkırtmayı umduğunu söyler. Tractatus'u numaralı önermelerle, tek bir sesin buyurgan kesinliğiyle yazmış olan Wittgenstein, ikinci büyük kitabında o sesi bölmüş ve kendi itirazcısını kendi metninin içine yerleştirmiştir.
Bu dönüşlerin bir de karanlık yanı var ve onu en iyi gösteren bir öykücü; Jorge Luis Borges. Borges'in "Tlön, Uqbar, Orbis Tertius"unda hayali bir gezegenin düşünürleri metafiziği fantastik edebiyatın bir dalı sayar; doğruyu, hatta olasıyı aramazlar, hayret uyandıranı ararlar. Bu cümle çoğu zaman felsefe ile edebiyatın akrabalığını kutlamak için alıntılanır. Öykünün sonunu okuyanlar bilir ki kutlanacak bir durum yoktur. Tlön'e ait nesneler dünyada belirmeye başlar, insanlar bu düzenli gezegenin öğretilerine teslim olur ve anlatıcı, düzen görünümü taşıyan her simetrinin, diyalektik materyalizmin, antisemitizmin, Nazizmin insanları büyülemeye yettiğini acı acı not eder.
III
Romanın kendisine geçmek için sabırsızlanıyorum çünkü bu ilişki bence şiir/felsefe ilişkisinin ününe rağmen en çok romanda netleşiyor. Bir düşünceye göre edebiyat tarihinin ilk romanı olan Don Kişot'un daha başında anlatıcı, Toledo'da bir pazarda Arapça yazılmış eski defterler bulduğunu, bunların Cide Hamete Benengeli adlı bir Arap tarihçinin elinden çıktığını ve bir Moriskoya çevirttiğini anlatırken, yazar kitabın daha başında kendi anlatıcılığından vazgeçmiş olur. Romanın geri kalanında bu tarihçinin güvenilmezliğinden, çevirmenin atladığı yerlerden söz edilir. Söylediklerini kimin üstlendiği belirsiz bir kitaptır bu, ve belki bu yüzden yüzyıllar boyunca filozofların en çok döndüğü romanlardan biri Don Kişot olur, ona klasik statüsünü bir parça da felsefeye kapı aralayan bu belirsiz yapısı sağlar.
İki filozofun okumasını yan yana koymak bu noktada yararlı; René Girard Romantik Yalan ve Romansal Hakikat'te Don Kişot'u bir arzu modelinin kopyası olarak okur: Şövalye kendi arzusuyla değil, Amadis'in arzusuyla yola çıkar; romanı büyük kılan, arzunun bir başkasından ödünç alındığını göstermesidir. Michel Foucault Kelimeler ve Şeyler'de aynı şövalyede bambaşka bir şey görür. Kitapların vaat ettiği benzerlikleri dünyada arayan, değirmende dev, handa şato gören adam, sözcüklerle şeylerin artık birbirine benzemediği bir çağın eşiğinde durur; Foucault'nun gözünde Don Kişot bir bilme düzeninin çöküşünün kahramanıdır.
Bu iki okuma birbiriyle kolayca uzlaşabilir nitelikte değil tabii ki. Girard'ın Don Kişot'u bir başkasını taklit eden bir özne, Foucault'nunki ise öznesinden çok göstergeleriyle tanımlanan bir figür. Burada akla gelen itiraz ciddi bir itiraz: Filozoflar romanda kendi kuramlarını mı buluyor? Roman, her filozofun kendi yüzünü gördüğü bir ayna olmaktan öte bir şey mi?
Bu itirazı küçümsemek istemiyorum. Bazı felsefi okumalar gerçekten de böyledir; metne bir kavram getirir, metinde o kavramı bulur ve geri döner. Susan Sontag "Yoruma Karşı"da tam bu alışkanlığa karşı yazmıştı. Yorumun yapıtı bir içeriğe indirgediğini, onun duyusal gövdesini evcilleştirdiğini söylüyor ve bir hermeneutik yerine bir sanat erotiğine ihtiyacımız olduğunu yazıyordu. Yine de Girard ile Foucault'nun aynı kitapta birbirine bu kadar uzak iki şey bulabilmesi, bana romanın bir ayna olmaktan çok bir mahkeme salonuna benzediğini düşündürüyor. Kitabın yazarı kürsüde değil. Sorular soruluyor, tanıklar konuşuyor, karar verilmiyor. Cervantes'in kendi yazarlığını bir Arap tarihçiye, oradan bir çevirmene havale etmesi, bu salonun kapısını açık bırakmanın bir yoluydu.
Türkçede buna en yakın örneklerden biri Tutunamayanlar. Benim elimdeki nüshanın kenarları, Montaigne'inkiler kadar düzenli olmasa da, notlarla dolu; yıllar içinde farklı kalemlerle düşülmüş, kimi zaman birbirini yalanlayan notlar. Bir yerde Selim'in bir cümlesinin yanına yirmili yaşlarımda kocaman bir "evet!" yazmışım, birkaç yıl sonra aynı cümlenin yanına başka bir kalemle bir soru işareti eklemişim. Hangisi benim düşüncem? Belki ikisi de, belki ikisi de Selim'in bana bir süreliğine ödünç verdiği bir şey. Roman zaten böyle kurulu: Turgut, intihar eden arkadaşı Selim'i onun geride bıraktığı yazılardan, şiirlerden, notlardan yeniden kurmaya çalışır ve okur da Selim'in düşüncesine yalnızca bu dağınık, kimsenin sonuna kadar savunmadığı kâğıtlar aracılığıyla ulaşır. Kierkegaard'ın yazı masasının gizli bölmesinden dökülen kâğıtlarla Atay'ın romanındaki defterler arasında bir akrabalık var; birinciler bir baltanın, ikinciler bir ölümün ardından okura ulaşır ve iki durumda da onları savunacak kişi ortada yoktur.
IV
Dostoyevski'nin son romanı Karamazov Kardeşler’i ilk okuduğumda on yedi yaşında berbat bir yazın içindeydim ve tek merak ettiğim kimin öldürdüğüydü. Kitap kalındı; İvan'ın kardeşine anlattığı uzun hikâyeye gelince sayfaları hızlı hızlı çevirip geçtim. Yıllar sonra kitabı raftan yeniden indirdiğimde öteki sayfalar sararmış, kenarları yumuşamıştı. O bölümün sayfaları ise hâlâ sert ve yeni duruyordu, sanki kitap da onları atladığımı hatırlıyordu. Romanın imzasız düşüncesinin en ağır sınavı bence atladığım sayfalarda, Karamazov Kardeşler'de. İvan, kardeşi Alyoşa'ya "Büyük Engizisyoncu" adını verdiği hikâyeyi anlatır ve Tanrı'ya, daha doğrusu Tanrı'nın kurduğu dünyaya karşı romanın en güçlü itirazını dile getirir. Dostoyevski bu itiraza bir kanıtlamayla yanıt vermez. Bir sonraki kitabı Zosima'nın hayat hikâyesine ayırır; bir argümanın karşısına bir insan koyar. Ve yanıtın yetip yetmeyeceğinden kendisi de emin değildi. Bölümü yazarken Pobedonostsev'e gönderdiği bir mektupta, İvan'ın inkârına karşı hazırladığı bu yanıtın yeterli olup olmayacağını kaygıyla sorar.
Camus Sisifos Söyleni'nde bu romanı uzun uzun tartıştı ve Dostoyevski'nin sorduğu soruları saçmanın soruları olarak benimsedi. Sonunda bir karar da verdi: Dostoyevski'nin yapıtı saçmanın sorununu koyar, ama yanıtı umut ve inançtır, bu yüzden ona saçma bir romancı denemez.
Felsefe ile edebiyat arasındaki ilişkinin bana en dürüst göründüğü anlardan biri, bu. Roman İvan'ın itirazını kendi çürütmesinden daha güçlü kurmuştu ve kimse bu itirazı kendi adına üstlenmek zorunda kalmadığı için kurabilmişti. Camus bu itirazı kendi adına üstlendi, yani romanın imzasız bıraktığını imzaladı. Romanı yalnızca bir baba katli hikâyesi olarak okuyan biri bu alışverişi hiç görmez; "Büyük Engizisyoncu" ona olay örgüsünü durduran, atlanıp geçilecek bir sayfa yığını gibi gelir.
V
Bir gerilim daha var ve bunu çözdüğümü söyleyemem (gerçi dert ettiğimi de söyleyemem çünkü gerilimler çözülmedikçe, felsefe ve edebiyatın arasındaki bağ da güçleniyor sanırım). Aristoteles Poetika'da şiirin tarihten daha felsefi olduğunu söyler, çünkü tarih tikeli, yani şu kişinin şu gün ne yaptığını anlatır; şiir tümeli, yani böyle bir insanın böyle bir durumda olasılıkla ya da zorunlulukla ne yapacağını. Edebiyatın felsefi değeri burada genelleştirme gücündedir. Martha Nussbaum ise Love's Knowledge'da, Henry James'in romanlarından yola çıkarak neredeyse tersini savunur: Romanın bize öğrettiği şey kuramın düzleştirdiği tekil ayrıntıya gösterilen dikkattir, bir yüzün, bir duraksamanın, bir cümlenin yarıda kalışının ahlaki ağırlığıdır. İşin tuhafı, Nussbaum bu düşünceyi de Aristoteles'ten, onun Nikomakhos'a Etik'teki pratik bilgelik anlayışından türetir.
Edebiyat tümelle mi düşünür, tikelle mi? Saatleri Ayarlama Enstitüsü bu soruyu kendi içinde sahneler gibi. Bergson felsefesini kavramın genelleştirici gücüne karşı kurmuştu: Saatle ölçülen, bölünüp eşitlenebilen zaman ile yaşanan, bölünemeyen süre arasındaki ayrım, tümelin tikeli nasıl ezdiğinin ayrımıdır. Tanpınar bu ayrımı bir kuruma çevirir. Halit Ayarcı'nın enstitüsü ülkedeki bütün saatlerin aynı dakikayı göstermesini sağlamakla görevlidir, yani tek tek hayatların üzerine tek bir zaman koymakla. Romanı anlatan Hayri İrdal ise enstitüyü ve onun kurucusunu öyle aşırı bir minnetle över ki okur hiçbir zaman neyin hicvedildiğinden emin olamaz; eleştirmenlerin romanın bir hiciv mi, bir alegori mi, yoksa modernleşmenin kendisine dair daha karışık bir şey mi olduğu konusunda bir türlü anlaşamaması da bundandır.
Bu roman Aristoteles ile Nussbaum arasındaki tartışmayı çözüyor değil. Yaptığı şey, tümel bir düşünceyi, Bergson'un felsefesini, alıp tikel bir anlatıcının güvenilmez sesine teslim etmek. Okura bir yandan modernleşen bir toplum hakkında genel bir şey öğretirken, bir yandan da Hayri İrdal'ın yaltakçı cümlelerinin içinde, o tek ve tuhaf adamın içinde kaybolmasına neden olmak.
VI
Sokrates'in şikâyetine dönecek olursak; ona iki ayrı yanıt verilmiş olduğunu düşünüyorum. Biri Montaigne'in. Denemeler'in başına koyduğu kısa notta okuruna kitabının malzemesinin kendisi olduğunu söyler ve sonra yirmi yıl boyunca o kitabı yeniden yazar. Elimizde kalan Bordeaux nüshasının kenarları, yayımlanmış metne sonradan eklenmiş el yazısı notlarla doludur. Yazılı sözün sorulara yanıt veremeyeceği itirazını belki de en inatçı biçimde yanıtlamış yazardır Montaigne. Kitabına yöneltilebilecek soruları kendisi sormuş ve kenar boşluklarında yanıtlamayı öldüğü güne kadar sürdürmüştür.
Öteki yanıt Walter Benjamin'in. Berlin Günlüğü'nde, iyi Almanca yazabilmek için yirmi yıl boyunca bir kurala uyduğunu, mektupları dışında "ben" sözcüğünü hiç kullanmadığını anlatır. Montaigne kitabını kendine bağlar; Benjamin kendini metinden çeker ki üzerinde konuştuğu şey konuşabilsin. İkisi de bir filozof ile bir yazar arasında bir yerde durur ve ikisinin kararı da yalnızca bir üslup kararı sayılamaz; bilginin kimden ve nereden konuştuğuna dair bir karardır.
Bu denemeyi yazarken kaç kez "ben" yazıp sildiğimi saymadım. Bir yazarın "ben" demeyi seçip seçmemesi bir edebiyat sorusu olduğu kadar bir bilgi kuramı sorusudur ve felsefeyi edebiyattan ayrı tutan bir okur bu soruyu soramaz. Soramadığında da Montaigne'in bitmeyen kenar notlarını bir yazarın kaprisi, Benjamin'in eksik zamirini bir üslup tuhaflığı olarak okur, kısacası anlamaz.
VII
Çınarın altına vardıklarında Phaidros, Sokrates'in kentin dışında yolunu bilmeyen bir yabancı gibi davrandığını, surların ötesine neredeyse hiç adım atmadığını söyler. Sokrates'in yanıtı ünlüdür: Kırlar ve ağaçlar ona bir şey öğretmez, kentteki insanlar öğretir. Sonra bütün bir öğleden sonrayı o çınarın altında geçirir. Aşk üzerine iki söylev verir, birinde başını örterek konuşur. Ağustosböceklerinin bir zamanlar şarkı söylemekten yemeyi içmeyi unutup ölen insanlar olduğunu anlatır. Yazının sorulara yanıt veremeyeceğini söyler.
Diyalog bittiğinde, gün eğilirken, kırın tanrısı Pan'a ve oranın tanrılarına dua eder; içinin güzel, dışının içiyle uyumlu olmasını, bilgeyi zengin saymayı, bir ölçülü insanın taşıyabileceğinden fazla altına sahip olmamayı diler. Sonra Phaidros'a dönüp başka bir dileği olup olmadığını sorar.
Çınarın altında konuşulanlar çoktan susmuştur. Biz okura ise iki bin yılı aşkın bir zaman sonra o konuşmaya katılmak kalır. Okuyarak, düşünerek, yazarak ve susarak.
• Aristoteles, Poetika, 9. bölüm (1451a-b); Nikomakhos'a
Etik, VI. kitap.
• Atay, Oğuz, Tutunamayanlar (1971-1972).
• Benjamin, Walter, Berlin Günlüğü (Berliner
Chronik, 1932).
• Bergson, Henri, Bilincin Dolaysız Verileri Üzerine Deneme (1889).
• Borges, Jorge Luis, "Tlön, Uqbar,
Orbis Tertius" (1940; Ficciones,
1944), öykünün kurmaca "1947 tarihli" eki.
• Camus, Albert, Sisifos Söyleni (1942), "Kirilov" bölümü.
• Cervantes, Miguel de, Don Kişot, I. kısım (1605), 9. bölüm.
• Dostoyevski, Fyodor, Karamazov Kardeşler (1880), V. ve VI. kitaplar; K. P.
Pobedonostsev'e mektup, Ağustos 1879.
• Foucault, Michel, Kelimeler ve Şeyler (1966), 3. bölüm.
• Girard, René, Romantik Yalan ve Romansal Hakikat (1961; çev. Arzu Etensel İldem,
Metis, 2001).
• Kierkegaard, Søren, Ya/Ya da (1843), Victor Eremita'nın önsözü ve "Baştan
Çıkarıcının Günlüğü"; Felsefi
Parçalara Kapanış Notu (1846), "İlk ve Son Açıklama".
• Montaigne, Michel de, Denemeler (1580-1588), "Okura"; Bordeaux nüshasındaki el
yazısı ekler.
• Nietzsche, Friedrich, Tragedyanın Doğuşu (1872), 14. bölüm.
• Nussbaum, Martha C., Love's Knowledge: Essays on Philosophy and Literature (1990).
• Platon, Devlet, III. kitap (393a-c) ve X. kitap (607b).
• Platon, Phaidros, 229a-230e, 259b-d, 274c-275e, 279b-c.
• Platon, Sokrates'in Savunması, 34a ve 38b; Phaidon, 59b.
• Sontag, Susan, "Yoruma Karşı"
(1964; Against Interpretation, 1966).
• Tanpınar, Ahmet Hamdi, Saatleri Ayarlama Enstitüsü (1961).
• Wittgenstein, Ludwig, Tractatus Logico-Philosophicus (1921); Felsefi Soruşturmalar (1953), önsöz.



