Thursday, October 8, 2026

Anne Carson Kazandı: Bir Kapı Açıldı, Yüzlercesi Kapandı



Saat ikiyi biraz geçiyordu. Kapı açıldı, daimî sekreter kalabalığa doğru yürüdü ve adı okudu: Anne Carson.

İlk tepkim sevinç oldu. İkinci tepkim, iki hafta önce yazdığım yazıyı açıp yeniden okumak.

Orada ne demiştim? “Carson hak ediyor mu? Bence dünyada bu ödülü hak eden ilk beş isimden biri. Alır mı? Sanmıyorum.”

Kendi yanılgılarım arasında bugüne kadar bana en mutluluk verenlerden biri bu.

Nerede yanıldım?

Dürüstce kişisel bir muhasebeye girişmeyi denemek istiyorum:

Tutturduğum şey rotasyon oldu. 2018’den beri bozulmayan cinsiyet sırasının bu sene bir kadında olduğunu yazdım, doğru çıktı.

Coğrafya da Avrupa‘nın dışına çıktı, gerçi benim beklediğim yöne değil; Kanada‘yı kastetmiyordum. Carson, Alice Munro‘dan on üç yıl sonra ülkesinin ikinci Nobel‘i.

Tutmayan iki argümanım var: Birincisi, Akademi’nin Dylan ve Handke krizlerinden sonra türsüzlükten çekindiği, külliyatı tarif edilebilir yazarlara yöneldiği iddiası. İkincisi, vasiyetteki “idealist yönelim” maddesinin Carson’ın işiyle çeliştiği.

Üçüncü bir argümanım daha vardı: Şiire verilen ödüllerin seyrekleştiğini, Akademi’nin bir şair seçerken artık tek ve tanınabilir bir ses aradığını yazmıştım. Carson’ın böyle bir sesi yok, çünkü bilerek yok etti. Altı yıl sonra kapanan bu kuraklık, Glück‘ünkinden tamamen başka bir şiir anlayışına açıldı.

Birincisinde tersyüz edildim, hem de en güzel biçimde. Akademi, benim risk diye saydığım şeyi gerekçenin kendisi yaptı. Yazdıkları cümlede Carson’ın klasik gelenekle oyuncu bir diyalog kurarak çağdaş edebiyata yeni biçimler yarattığı söyleniyor.

Yani “bu kadın ne yazıyor, belli değil” itirazı, “yeni biçimler” diye yeniden adlandırıldı. Tarif edilemezliğin kusur sayılmaktan çıkıp liyakat sayılması, 2016’dan beri ilk defa oluyor ve bu sefer edebiyatın dışından değil, tam merkezinden geliyor. Fark burada.

İkinci yanlışım ise beni sadece mutlu eden değil, Nobel komitesine duyduğum saygıyı güçlendiren bir unsur; Ben “idealist yönelim“i bir içerik ölçütü gibi okumuştum: Tanıklık, direnç, tarihsel bir hesaplaşma.

Akademi bu sene o maddeyi içerikten alıp biçime taşıdı. Yönelim, artık bir konuya doğru değil, bir imkâna doğru. Yeni bir form kurmak, dünyanın anlatılabileceğine dair bir iddia taşır; o iddianın kendisi idealisttir.

Yüz yirmi yıldır tartışılan maddenin anlamını böyle okumak bugüne kadar rastladığımız bir şey değil, bu kendi içinde de devrimci bir hamle.

Nobel 21 yüzyılda hala anlam taşımaya devam ediyorsa bunun bir nedeni de bu dönüşebilme, yenilenebilme kapasitesi ve Bob Dylan’a ödül veren komitenin bunu yapacak cesarette olmadığını düşünmek benim hatamdı.

Neden mutluyum

Carson’ın yaptığı işi ilk yazıda kurduğum çerçeveye oturtacak olursam, ödülün bugünkü asıl işlevinin kanonu genişletmek olduğunu söylemiştim, ve bunun sadece siyasi değil edebî bir mesele olduğunu: “Öteki sayılana nasıl baktığımız, edebiyatın temelinde duran şey.”

Carson tam da bunun üstünde çalışıyor, üstelik en zor yerinden. Onun ötekisi bir çağdaş değil, iki bin beş yüz yıl önce ölmüş biri.

Sappho’nun papirüsü yırtık; Carson o yırtıkları köşeli parantezlerle metnin içinde bırakıyor. Yani başkasına tam olarak ulaşamayacağımızı kabul ediyor, ama ulaşma çabasından da vazgeçmiyor. İkisini aynı sayfada tutmak, bu işin en zor kısmı.

Çeviri meselesi de burada duruyor ve dizinin baştan beri döndüğü yere bağlanıyor. Bir kitabın bir dilden bir başkasına geçmesi, ilk yazıda anlattığım gibi, para ve cesaret işi.

Ama Carson bize bundan önceki katmanı hatırlatıyor: Çeviri, kaybı göze almaktır. Her çeviri bir eksilme, ve o eksilmeye rağmen yapılıyor. Akademi’nin bir çevirmen-şaire ödül vermesi, kendi kurucu işlevine de bir selam aslında.

Kimliklerin birbirine çarptığı, herkesin herkesi bir cümlede özetlediği bir çağda bundan daha yerinde bir ödül düşünemiyorum. Carson bize anlamanın eksik kalacağını, eksik kalmanın da bir son olmadığını gösteriyor.

Haber verildiğinde Carson İzlanda’daymış, rüzgârı dinliyormuş. İlk söylediği şey de kitabının kapağına bir etiket yapıştırılacağı olmuş. Yetmiş altı yaşında bir klasik filologdan beklenecek en doğru cevap.

Şimdi ne olacak

Birinci yazıda ödülü bir dikkat paratoneri diye tarif etmiştim. Şimdi o mekanizmanın çalışmasını izleyeceğiz. Türkçede Carson’ın iki kitabı var, ikisi de Metis’te: Kırmızının Otobiyografisi, Aslı Biçen çevirisiyle, ve Kocanın Güzelliği. Yıllardır raflarda duruyorlar ve hak ettikleri ilgiyi hiç görmediler.

Önümüzdeki haftalarda ikisi de tükenecek, sonra yeni baskılar gelecek, sonra birileri Nox’u Türkçeye kazandırmanın yolunu arayacak. Kutu hâlinde basılmış, katlanmış tek bir kâğıttan oluşan bir kitabı Türkiye’de basmak kolay iş değil. Umarım biri denemeye kalkar.

Dizide konuştuğum diğer sekiz isim için de söyleyeceklerim değişmedi. Wright hâlâ bu ödülün en net borçlu olduğu yazar. Murakami için toplanan kalabalık dün gene hayal kırıklığına uğraşmış bir biçimde dağıldı. Pynchon hala bir münzevi.

Bugün, Stockholm’de o kapı açılıp kapandıktan sonra, dünyanın her yerinde yüzlerce yazar kendi kapısını kapattı. Kapıların arkalarında olan şeyi artık yazarların kendilerinden başka kimse göremez; biri sabaha karşı aynı cümleyi altıncı kez siliyor.

Biri tek bir sözcüğü bulamadığı için üç gündür aynı paragrafta duruyor. Bir çevirmen, Yunancada bir kelimenin iki anlama birden geldiğini fark ettiği için haftalardır ilerleyemiyor.

Bir diğeri, dört yıldır üstünde çalıştığı kitabın aslında yazılmaması gerektiğini anlıyor ve gene de devam ediyor. Odaların içinde ses yok. Başını kapıdan içeri çevirmeden geçen giden birinin, içinde hayatın olmadığını sanacağı kadar sessiz.

Oysa edebiyat diye bir şey var, hayattan daha güçlü ve doğum yeri de o kapalı kapıların ardındaki odalar. Kitaplar sonradan raflara diziliyor, ödüller sonradan veriliyor, listeler sonradan yapılıyor. Önce o sessizlik var. İnsanın kendi kafasının içinde, kimseye hesap vermeden, hiçbir karşılığı garanti olmadan, bir cümlenin doğru hâlini aramaya koyulması. Beş bin yıldır yapılıyor ve hâlâ kolaylaşmadı.

Stockholm’deki kapı yılda bir kez, birkaç saniyeliğine açılıyor ve bir isim söylüyor. Öteki kapılar her gün kapanıyor, hiçbir isim söylemeden. Ödülün yapabileceği en iyi şey, o kapalı kapıların ardındaki işin birazcık daha görünür olması.

Carson bugün İzlanda’da rüzgârı dinliyordu. Yarın, büyük ihtimalle, yarım kalmış bir Yunanca satırın başına dönecek. Edebiyat insan var oldukça hep sürecek.

Haruki Murakami: Başka Bir Ekim, Başka Bir İsim


Yarın Nobel Edebiyat Ödülü açıklanıyor; bu da sonuçtan önce yazdığım son yazı. Diziyi kafamda kurarken liste biraz daha uzundu.

Ersi Sotiropoulos başta olmak üzere yazmayı özellikle istediğim birkaç isme yetişemedim; onları başka bir zamana bırakıyorum.

Son güne ise yıllardır Nobel açıklandığında adı mutlaka ortalıkta olan bir yazarla geldik: Haruki Murakami.

Nobel’in açıklanacağı gün Japonya’da kendilerine yarı şaka, yarı ciddi Harukistler denilen Murakami okurlarının toplanmasına artık alıştık.

Bir yıl Tokyo‘da bir bar, başka bir yıl başka bir buluşma yeri; ekran kuruluyor, içecekler alınıyor, Stockholm‘den gelecek isim bekleniyor.

Sonra başka bir isim okunuyor. Yıllar içinde bu buluşmalar kutlama hazırlığından çok kendi başına bir geleneğe dönüştü; neredeyse kaybetmek için toplanıyorlar.

Murakami’nin adaylığı hakkında bilinmesi gereken hemen her şey bu sahnede var aslında.

Hafife alınan taraf

Murakami’yi tüm dünyaya yayılan devasa okur kitlesine rağmen küçümsemek aslında çok yaygın bir refleks ve çoğu zaman kitaplarını okumadan yapılıyor.

Kediler, caz plakları, spagetti, kaybolan kadınlar, kuyular. Listeyi saymak, Japon bir yazarı çürütmenin en ucuz yolu. Onun ticari kaygılar ile batılı okur için yazan bir tüccar olduğunu savunanlar çok (tanıdık geldi mi?).

Oysa The Wind-Up Bird Chronicle‘ın ortasında, kimsenin pek konuşmadığı oldukça bölümler var: 1939’da

Nomonhan’da, Moğolistan sınırında Japon ve Sovyet ordularının çarpıştığı savaş, bir de Mançurya‘daki işgal.

Murakami oraya gidip kendi ülkesinin unutmayı seçtiği bir şiddetin içine giriyor. Japon edebiyatının o dönemle hesaplaşma biçimleri arasında bu, hiç de hafif bir örnek değil.

Bir de Underground var.

1995’te Aum Şinrikyo‘nun Tokyo metrosuna sarin saldırısından sonra Murakami, ertesi yıl boyunca saldırıdan etkilenen yaklaşık altmış kişiyle görüştü. Konuşmaları kaydetti, yazıya geçirdi, düzenledi ve metinleri yayımlanmadan önce sahiplerine yeniden gönderdi.

Ortaya çıkan kitap, saldırıyı faillerin sansasyonel hikâyesinden değil, o sabah metroya binmiş sıradan insanların hayatlarından anlatmaya çalışıyordu.

Aynı yılın ocak ayında Kobe depremi yaşanmıştı. Murakami bu iki felaketle iki ayrı yoldan uğraştı: Metro saldırısından Underground, depremden ise daha sonra After the Quake adıyla toplanacak öyküler çıktı.

Yani Murakami sırf atmosfer satan biri değil. Ama şunu da söylemek lazım: Bu saydıklarım onun en yaygın okunan kitapları değil. Okunan kitapları İmkânsızın Şarkısı ve Sahilde Kafka, ve dünya onu o kitaplardan tanıyor.

Norwegian Wood 1987’de Japonya’da birkaç milyon sattı. Murakami o sırada zaten Avrupa’da yaşıyordu ve ülkesinde bir pop yıldızına dönüşmesini bir süre Roma’dan izledi.

1988’de Japonya’ya döndüğünde şöhretin gündelik hayatını ne kadar değiştirdiğini daha sert biçimde hissetti; sonradan bundan ne kadar rahatsız olduğunu da anlattı.

Kitabın yaptığı işi bugün daha iyi görüyoruz: Savaş sonrası refahın içinde büyümüş bir kuşağın yalnızlığını, siyasi hiçbir dili kalmadığı için tarif edememesini anlatıyor.

Altmışların öğrenci hareketi romanda arka planda duruyor, dağılmış hâlde. O dağılmanın ardından geriye kalan boşluk, Murakami’nin bütün kariyeri boyunca doldurmaya çalıştığı boşluk. Kediler ve caz plakları o boşluğun döşemesi; mesele döşeme değil, boşluğun kendisi.

Neden almaz

Birincisi, favorinin laneti burada en saf hâliyle işliyor. Murakami yirmi yıldır bahis listelerinin tepesinde ve o listeler artık bir medya olayı. Akademi, kararının bir bahis piyasasını doğrular gibi görünmesinden hoşlanmıyor. Bunu açıkça söylemiyorlar tabii, ama bir kurumun neyi sevmediğini davranışından okuyabiliyorsunuz.

İkincisi, Japon edebiyatından iki isim ödüllendirildi: 1968’de Kawabata, 1994’te Ōe. Ōe ile Murakami arasındaki estetik mesafe de eski; Ōe, Murakami’nin yazdıklarını kendi ‘ciddi edebiyat’ anlayışının dışında görüyordu. Akademi Japonya’ya üçüncü kez gidecekse, muhtemelen o çizginin devamını arayacak.

Üçüncüsü ve bence en belirleyicisi, üslup meselesi. Murakami ilk romanını yazarken bir noktada birkaç sayfayı İngilizce yazıp sonra Japoncaya geri aktardığını anlatır. İngilizcenin kendisine dayattığı sınırlı kelime dağarcığı ve daha basit cümle yapısı, sonunda kendi Japonca üslubunun ritmini bulmasına yardım etmiş.

Bu, onu dünyanın birçok dilinde kolayca okunabilir kıldı. Kitapları çeviride neredeyse hiçbir şey kaybetmiyor. Fakat Akademi’nin ödüllendirmeyi sevdiği şey tam tersi: Çeviride kaybedilen bir şeyi olan yazarlar. Akademi’nin gerekçelerinde dilsel ve biçimsel özgünlük sık sık öne çıkıyor.

Dördüncüsü tekrar. Yedi sekiz romandan sonra aynı anlatıcıyla, aynı boşlukla, aynı kaybolan kadınla karşılaşıyorsunuz.

Kadın karakterlerin çoğu zaman bir işlevi yerine getirmek için var oldukları eleştirisi de haklı bence ve son yıllarda bu eleştiri sertleşti.

Bunun yanına bu yıl yeni bir not düşmek gerekiyor: Murakami temmuzda The Tale of KAHO’yu yayımladı; tek başına bir kadın karakterin merkezde olduğu ilk uzun romanı. Eski eleştirileri geçersiz kılıyor mu, bilmiyorum, ama Murakami’nin de aynı yerde durmadığını not etmek gerek.

Beşincisi, vasiyetteki o madde. Murakami’nin siyasi duruşu var; Kudüs’te ödül alırken duvarla yumurta arasında her zaman yumurtanın yanında olacağını söylemişti, güzel bir cümle. Ama romanları o duruşu taşımıyor, taşımayı da istemiyor.

Bir de bu sene sıranın kadında olması var, ki yukarıdakilerin hepsini gereksiz kılıyor. 2018’den bu yana hiç bozulmamış bir dönüşümün Murakami için bozulacağını düşünmek için bir sebep göremiyorum.

Yaşının aleyhine işlediğini de ekleyeyim, ama düşündüğünüz anlamda değil. Yetmiş yedi yaşında ve hâlâ yazıyor; yani Akademi’nin acele etmesi için bir sebep yok. Oysa bu ödülde acele, çoğu zaman kararın kendisini belirliyor. Bir yazarın sırasının gelmesi, genellikle birilerinin onun sırasının kaçmakta olduğunu fark etmesiyle oluyor.

Yine de

Şunu yazmadan bitirirsem yanlış anlaşılacağımdan korkuyorum; Özetle Murakami’nin alamamasının sebebi kötü yazar olması değil. Sebebi, dünya edebiyatı piyasasında bir yazarın ulaşabileceği en yüksek görünürlüğe ulaşmış olması ve Nobel’in son yirmi yılda kendine görünmeyeni görünür kılmak gibi bir iş edinmiş olması.

Yani Murakami tam olarak ödülün artık yapmak istemediği şeyi temsil ediyor. Bu, ona yapılmış bir haksızlık mı?

Değil bence. Ama Tokyo’da her Ekim toplanıp dağılan o insanlar için üzücü olsa gerek. Hem Japon edebiyatı gibi dünyanın en köklü geleneklerinden birini takip edip hem de şansı git gide azalan bir yazarın başarısını kutlamayı beklerken helak olmak istemezdim.
________________________________________
Türkçede: Murakami’nin külliyatının büyük bölümü Doğan Kitap’ta. İmkânsızın Şarkısı (Nihal Önol), Sahilde Kafka ve 1Q84 (Hüseyin Can Erkin), Mesleğim Yazarlık ve Kadınsız Erkekler (Ali Volkan Erdemir). Türkçede yayımlanmış en yeni romanı Şehir ve Belirsiz Duvarları. Temmuzda Japonya’da çıkan The Tale of KAHO ile Underground ise henüz Türkçede yok.

Amitav Ghosh: Gölge Çizgiler Arasında



Bu yazıda rahatsız edici bir cümle kuracak ve arkasında duracağım.

Amitav Ghosh kadın olsaydı, bu listedeki en güçlü aday -en az Alexis Wright kadar- o olurdu. Ghosh‘un yaptığı iş, Akademi’nin son on yıldaki seçimlerinde sık sık öne çıkan başlıkların çoğunu taşıyor: Sömürge tarihinin içeriden yazılması, iklim felaketinin edebî bir mesele hâline getirilmesi, geniş bir külliyat, kırk yıllık bir süreklilik, dünyanın her yerinde okunan çeviriler. Buna rağmen, 2026’da Ghosh’a verilme ihtimali Wright’ınkinden belirgin şekilde düşük.

Aradaki farkı açıklarken dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum: son sekiz yılın sıralamasına.

İbis üçlemesi ve afyon

Ghosh’un merkezi kitabı bence tek bir roman değil, üçlemenin tamamı: Sea of Poppies, River of Smoke, Flood of Fire. Birinci Afyon Savaşı‘na giden yılları anlatıyor.

Doğu Hindistan Şirketi’nin Bengal’de kurduğu afyon ekonomisi köylüleri haşhaş üretimine bağlıyor; ürün Kanton’a taşınıyor, Çin yönetiminin ticareti bastırma girişimlerinin ardından İngiltere askerî güç kullanıyor. Bir imparatorluğun uyuşturucu ticaretini serbest ticaret diliyle savunup silahla güvenceye aldığı dönem.

Romanların gücü, bu devasa meseleyi yukarıdan anlatmamasında.

Gemide bir araya gelen insanlar var: İflas ettirilmiş bir raca, kaçak bir dul, melez Amerikalı bir denizci, Fransız bir yetim. Ghosh onların dilini de karıştırıyor; Bengalce, lascar denizci argosu, pidgin İngilizce, ticaret jargonu iç içe geçiyor.

Kitap okuru bir sözlüğe ihtiyaç duyduğu hissine sokuyor ve sonra o ihtiyacı romanın konusuna dönüştürüyor. Dilin bu kadar karışması süs değil; sömürge düzeninin insanları ve dilleri nasıl birbirine zorla değdirdiğini romanın biçimine taşıyor.

Üçlemeden önce de bir kitabı var ki bana kalırsa en çok konuşulması gereken o: The Shadow Lines. Hindistan’ın bölünmesinin ve sonrasındaki toplumsal şiddetin izlerini Kalküta, Dakka ve Londra arasında parçalanmış bir aile üzerinden anlatıyor.

Romandaki anlatıcı, Tridib’in atlasını açıp Khulna’yı merkez alan ve Srinagar’dan geçen bir çember çiziyor; haritadaki uzaklıklarla siyasi sınırların insan hayatında yarattığı mesafelerin birbirini tutmadığını fark ediyor.

Sınırların insan yapımı olduğunu bilmekle onların içinde yaşamak arasındaki uçurumu bundan iyi anlatan bir sahne bilmiyorum. Bu adada yaşayan bir okur olarak da fazla söze gerek duymuyorum.

Kurmaca dışı yanı da güçlü. The Great Derangement’ta dönüp dolaşıp şu soruya geliyor: Çağdaş ciddi edebî kurgu iklim krizini anlatmakta neden bu kadar zorlanıyor?

Cevabı, kabaca, on dokuzuncu yüzyıl romanının olasılığın, sıradanın ve makul olanın estetiği üzerine kurulmuş olması.

Olağanüstü olan uzun süre melodramın ya da tür edebiyatının alanına itildi; iklim krizi ise tam olarak olağanüstü olayları gündelik hayatın içine sokuyor. Ghosh’a göre türün kendi alışkanlıkları, bugün en çok anlatmamız gereken şeyi görmesini güçleştiriyor.

Bu, son on yılda bir romancının kendi türü hakkında söylediği en ciddi şeylerden biri. Türkçesi de var, Büyük Kaos adıyla yayınlandı.

The Nutmeg’s Curse ise bu düşünceyi sonuna kadar götürüyor. Hollandalıların on yedinci yüzyılda Banda Adaları’nda muskat ticareti uğruna uyguladığı şiddetten yola çıkıp, iklim krizini yüzyıllardır süren sömürgecilik ve kaynak çıkarma mantığıyla ilişkilendiriyor.

Toprağı, bitkiyi ve insanı hammaddeye çeviren bakışın dört yüz yıllık devamı. Beni ikna eden tarafı, bu büyük tezi havada bırakmaması; her şeyi küçük bir ada, bir baharat ve orada yaşanan somut tarih üzerinden kurması.

Pozitif ayrımcılık meselesi

Şimdi asıl mesele. Akademi son sekiz yılda kadın-erkek sırasını bir kez bile bozmadı. Bunun yalnızca tesadüf olduğuna inanmıyorum; ben bu örüntüyü, ödülün tarihindeki açık cinsiyet dengesizliğini düzeltmeye dönük bir iradenin işareti olarak okuyorum.

Ödülün ilk yüz yılında kadın yazarlara verilen ödül sayısı utanç verecek kadar azdı. Son yıllardaki dengeyi geç kalmış bir telafi çabası olarak görmek bana yanlış gelmiyor.

Kendi adıma bu yöndeki tercihten rahatsız değilim. Hatta bunun Ghosh gibi çok güçlü bir erkek yazarın birkaç yıl daha beklemesi anlamına gelmesine de itiraz etmiyorum.

Nobel’in tarihi zaten eşit koşullarda yürütülmüş bir yarışın tarihi değil. Geçmişte sürekli geride bırakılan kadın yazarların bugün daha görünür hâle gelmesinin, o sırada bekleyen bazı erkek yazarlar açısından can sıkıcı sonuçları olabilir. Ghosh da onlardan biri.

Rahatsız edici tarafı şu; edebiyat ödüllerini tek tek yazarların liyakatini tartan bir terazi gibi düşünmeye alışıyoruz. Nobel ise hiçbir zaman yalnızca bunu yapmadı; hangi dillerin, coğrafyaların ve yazarların merkezde tutulacağını da belirledi.

Bu yüzden geçmişteki büyük dengesizlikleri hesaba katmadan yalnızca “bu yıl kim daha çok hak ediyor?” diye sormak bana eksik geliyor.

Ghosh yetmiş yaşında ve yazmaya devam ediyor. Bu yıl olmazsa da zamanın tamamen tükendiği bir yerde değil; en azından şimdilik.

Şansı

Orta. Hindistan edebiyatının Nobel’deki tek ismi hâlâ 1913’te ödülü alan Tagore. Ghosh elbette uzun yıllardır Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan, hayatı ve edebiyatı birden fazla coğrafyaya yayılan bir yazar; yine de külliyatının tarihsel ve edebî merkezi Hindistan ve Bengal.

Yüz on yılı aşan bu aradan sonra Akademi’nin Hint edebiyatından bir yazara yeniden yönelmesi bana şaşırtıcı gelmez. İngilizce yazması da metinlerinin Akademi üyelerine çeviri aracılığı olmadan ulaşabilmesini sağlıyor; bunu küçük bir avantaj sayarım.

Aleyhine: İngilizce dünyası sıkışık, sıra kadında ve Ghosh’un son dönem kitaplarının ağırlığı kurmaca dışına kaydı. Artık yalnızca romancı olarak konuşulan bir yazar değil; iklim, sömürgecilik ve tarih üzerine denemeleri de külliyatın merkezine yerleşti. Bunun Akademi’nin işini kolaylaştırdığından emin değilim.

Alırsa şaşırmam, ama bu sene değil.
________________________________________
Türkçede: İbis üçlemesi Alfa Yayıncılık’ta, Süha Sertabiboğlu çevirisiyle: Haşhaş Denizi, Dumanlı Nehir, Ateş Tufanı. Silah Adası, çev. Mehtap Özer Isović; Büyük Kaos: İklim Değişikliği ve Hiç Düşünülmeyenler, çev. İrem Uzunhasanoğlu; ikisi de Timaş Yayınları’nda. Daha eski çeviriler arasında Sırça Saray (çev. H. Gülru Yüksel, Bilge Kültür Sanat) ve Kalküta Kromozomu (çev. Mert Onaran, Vatan Kitap) da var. Bu listedeki dokuz isim içinde, Murakami’yi saymazsak, Türkçede en iyi temsil edilen yazarlardan biri Ghosh.

Thomas Pynchon: Kendinden Sonra Gelen Dünyada


Thomas Pynchon üzerine yazmaya oturduğumda ilk düşündüğüm şey onun kendi kitaplarından biri değil, onun yazdıklarına benzeyen diğer bütün kitaplardı.

Komplolar, birbirine bağlanmaması gereken ayrıntıların birbirine bağlanması, saçma isimler, ansiklopedik sapmalar, araya giren şarkılar, tarihin ciddi bir meseleyle kötü bir şaka arasında gidip gelmesi. Bunların hiçbiri bugünün edebiyatı için sıra dışı şeyler değil. Hatta bazıları neredeyse bayat.

Pynchon için garip olan da biraz bu. Bir yazarın etkisi büyüdükçe kendisinin daha görünür olması beklenir. Onda tersi oldu.

Kendisinden sonra gelenler onun bulduğu ya da kendine özgü biçimde bir araya getirdiği şeyleri o kadar çoğalttılar ki, bugün Pynchon’ı ilk kez okuyan biri bazen kaynağa değil, daha önce gördüğü bir şeye bakıyormuş hissine kapılabiliyor.

Türkçe edebiyatta bunu bana Enis Batur yaşatmıştı. Uzun süre çok yaygın bir üslubun herhangi bir temsilcisi olduğunu sandım, daha sonra herkes tarafından taklit edilen bir biçimin yaratıcısı ve tek sahici sahibi olduğunu anladım, ama bu iki kanaat arasında geçen sürede onun özgünlüğünü görmek gerçekten imkansızdı.

Bu, Pynchon’un da başına gelen tuhaf bir şey: Kendi etkisinin içinde görünmezleşmek.

Onun Nobel’i kazanması ihtimalini benim için ilginç kılan da bu. Pynchon’ın büyük bir yazar olup olmadığı konusunda tereddüdüm yok. Daha zor soru, edebiyatı bu kadar değiştirmiş bir yazarın bugün hâlâ yeni bir şey söylüyormuş gibi duyulup duyulmadığı.

Bir zamanlar

Gravity’s Rainbow 1973’te çıktığında edebiyatın ne yapabileceğine dair sınırı gerçekten ileri çekti. Roket, savaş, kartel, şartlanma, paranoyanın bir bilgi kuramına dönüşmesi.

Kitap 1974 National Book Award‘ı Isaac Bashevis Singer‘ın A Crown of Feathers and Other Stories‘siyle paylaştı; aynı yıl Pulitzer kurmaca jürisinin tavsiyesi danışma kurulu tarafından kabul edilmedi ve kurmaca ödülü verilmedi. Daha o zaman bile kurumlar bu kitapla ne yapacaklarını pek bilemiyordu. Korktular ve kendi sınırlarını yıkıp geçen bu metni görmezden geldiler.

The Crying of Lot 49 ise bugün hâlâ okunabilir durumda ve bence sebebi az ve öz oluşu. Oedipa Maas bir vasiyeti yerine getirmeye çalışırken bir posta şebekesinin izlerini buluyor, ya da bulduğunu sanıyor, ya da birileri ona bulduruyor.

Romanın son cümlesine kadar hangisi olduğu belirsiz kalıyor ve Pynchon o belirsizliği bir kusur değil, romanın konusu hâline getiriyor.

Bunu ilk okuduğumda bende bıraktığı his, bir şeyi anlamamanın da bir bilgi biçimi olabileceğiydi (yirmi yaşında, farklı metinler arasında kendini paralayan biri için sarsıcı bir his).

Mason & Dixon ise, bence, hakkı en az teslim edilen kitabı. On sekizinci yüzyıl İngilizcesini taklit ederek yazılmış; Mason ile Dixon’ın Pennsylvania ve Maryland arasındaki sınırı ölçmesini anlatıyor.

Çizdikleri hat sonradan Kuzey ile Güney arasındaki ayrımın, özellikle de kölelik meselesinin güçlü simgelerinden birine dönüşüyor. Pynchon’ın en iyi olduğu yerlerden biri de burası: Teknik ve başta gayet sıradan görünen bir işin, yıllar sonra bambaşka bir tarihsel anlam kazanmasını izlemek.

Sorun

Bugün Pynchon’ı Nobel açısından zorlaştıran şey kitaplarının kötüleşmiş olması değil. Daha tuhaf bir durum var: Pynchon’la özdeşleşen şeyler, yani gevşek komplo, ansiklopedik dağılma, şarkı sözleri, saçma adlar, tarihin bir şaka gibi anlatılması artık yalnızca ona ait görünmüyor.

DeLillo‘dan David Foster Wallace‘a, oradan da sayamayacağım kadar çok romana geçti. Hatta prestij dizilerinin anlatı mantığına kadar sızdı.

Bugün bir Pynchon romanı açtığınızda, otuz yıldır çeşitli biçimlerde karşılaştığınız pek çok şeyi kaynağından okuyorsunuz; kaynak da bu yüzden eskisi kadar şaşırtmıyor.

Kendisi de son döneminde bu repertuarı büyük ölçüde değiştirmedi. Inherent Vice eğlenceliydi, Bleeding Edge eğlenceliydi, Shadow Ticket de öyle.

Üçünü arka arkaya düşününce aynı yöntemlerin yeniden devreye girdiğini hissediyorum; bundan şikâyetçi olduğumu söyleyemem, ama şaşırdığımı da söyleyemem.

Bir yazarın seksen dokuz yaşında kendini durmadan yenilemesini beklemek insafsızlık olabilir. Yine de Nobel’i düşünürken bir külliyatın hâlâ ileriye doğru bir basıncı olup olmadığına da bakıyorum.

Bir de paranoya meselesi var ve bu bence en acı tarafı. Pynchon paranoyayı kendi edebiyatının temel düşünme biçimlerinden birine çevirdi: Gerçekliğin arkasında bir düzen olabileceği, görünen olayların görünmeyen bağlarla birbirine tutturulduğu şüphesi.

Yarım yüzyıl önce edebiyatın içinde ürkütücü ve tuhaf duran bu bakış bugün sosyal medyada, seçim kampanyalarında ve gündelik haberde zaten karşımıza çıkıyor. Gerçek hayat Pynchon’ın merceğine fazlasıyla yaklaşmış durumda; o mercek de bu yüzden eskisi kadar yabancı görünmüyor.

Adil olmak için şunu eklemem lazım: Gravity’s Rainbow’un savaş ekonomisi üstüne söyledikleri hiç eskimedi. Bir silahın kime ait olduğu sorusunun cevapsız kalması, üretim zincirinin sorumluluğu buharlaştırması, ölümün bir tedarik meselesine dönüşmesi.

Bu kısım bugün 1973’tekinden daha okunaklı. Gravity’s Rainbow’u şimdi açınca hâlâ çok canlı bir kitap buluyorum. Eksilen şey, Pynchon’ı ilk kez okumanın verdiği şaşkınlık olabilir; Nobel’i düşünürken beni tereddütte bırakan da daha çok bu.

Şu meşhur münzevilik meselesine de bir cümle. Pynchon yıllardır fotoğraflardan, uzun söyleşilerden ve edebiyat dünyasının kamusal yüzü olmaktan uzak duruyor.

Bunu bir manifesto gibi sunmadı; yalnızca böyle yaşadı. Zamanla bu yokluk da Pynchon imgesinin bir parçasına dönüştü. Yazarın kendini gizlemesinin, dünya ile arasına mesafe koymak istemesinin bile bir tanıtım stratejisi gibi okunabildiği bir kültürde yaşıyoruz ve bu onun hatası değil.

Bunun Nobel’e resmî bir engel olduğunu düşünmüyorum; olsa olsa tören günü ortaya çıkacak tuhaflığın bir parçası.

Şansı

Düşük. Sıra kadın bir yazarda. Coğrafya Avrupa dışını gösteriyor, doğru, ama Avrupa dışı derken Akademi’nin kastettiği şey Amerika Birleşik Devletleri değil. Amerikan edebiyatına son ödül 2020’de Louise Glück‘e gitti. Kurumun Amerika’yla ilişkisi, en nazik ifadeyle, mesafeli.

Buna bir de şunu ekleyin: Akademi’nin Amerikan postmodernizmine hiçbir zaman sıcak bakmadığı yıllardır bilinen bir şey.

Eski daimî sekreter Horace Engdahl‘ın Amerikan edebiyatını ‘fazla izole, fazla içine kapanık‘ bulduğunu söylediği malum. O görüş kurumdan çıktı ama alışkanlık kaldı.

‘Olmaz‘ diyemem gene de. Pynchon kazanırsa, kararı yalnızca 2026’da yaşayan bir yazara verilmiş bir ödül gibi okumak zor olacak.

İster istemez yirminci yüzyılın ikinci yarısındaki Amerikan postmodernizmine dönük gecikmiş bir selam gibi de görünecek. Akademi ara sıra bir yazarı seçerken onun temsil ettiği dönemi de ödüllendiriyor. Ama olur da kazanırsa medyadan takip edeceğimiz konunun ne olacağını biliyorum: Törene gelecek mi?

Gayet net bir şekilde, hiçbir şüpheye, acabaya gerek duymadan cevap vereyim: Gelmeyecek, gelmez. Siz de onun çalışma odasına giremezsiniz.

Türkçede: 49 Numaralı Parçanın Nidası, çev. Feride Evren Sezer, İthaki Yayınları. Gizli Kusur, aynı çevirmen, gene İthaki. Vineland, çev. Berkan M. Şimşek, İthaki Yayınları. Gravity’s Rainbow’un Türkçesi hâlâ yok ve açıkçası bunun bir gün olacağına dair umudum da pek kalmadı.

Gerald Murnane: Dünyadan Biraz Uzakta


Bazı isimler Nobel'e o kadar uzun zamandır yakıştırılır ki, yakıştırmanın kendisi bir tür alışkanlığa dönüşür ve kimse artık gerekçeyi hatırlamaz. Philip Roth böyleydi, öldü. Yaşar Kemal böyleydi, o da öldü. Murnane hayatta, seksen yedi yaşında, Viktorya eyaletinin kuzeybatısında Goroke adında çok küçük bir kasabada yaşıyor. Edebiyat çevrelerinde görünmekten çok oradaki gündelik hayatını seviyor; golf kulübünde barmenlik yapıyor, okuyup yazmayı ise kendi odasında sürdürüyor.

Bu ufak ama önemli detayı her hatırladığımda ödülle arasındaki mesafenin coğrafyla değil, zamanla ölçülmesi gerektiğini düşünüyorum. Saat saat, gün gün, yıl yıl açılan bir mesafe. 

Ne yazdı

The Plains, 1982. Kısacık bir kitap. Anlatıcı, Avustralya'nın içerlerinde bir yere, düzlüklere gidiyor; oranın bir filmini çekmek istiyor. Düzlüklerin zengin toprak sahipleri kendi kültürlerinin kaydını tutturmak için sanatçı himaye ediyorlar. Adam bir hamiyle anlaşıyor, kütüphaneye giriyor, notlar alıyor. Yıllar geçiyor; film ortada yok.

Asıl mesele, filmin bir türlü ortaya çıkmamasının romanda başarısızlık sayılmaması. Düzlükler zaten görüntüye tam olarak gelmeyen bir şey; yönetmenin onu çekemeyişi giderek yanlış bir sonuçtan çok, konuya uygun tek sonuç gibi görünmeye başlıyor.

Inland, Barley Patch, A Million Windows, Border Districts gibi kitaplarında aynı mesele dönüp durur: Manzara, hafıza ve zihindeki imgenin dışarıdaki şeye önceliği. Murnane romanlarında olay olmadığı sık söylenir. Bana pek öyle gelmiyor; olay, çoğu zaman anlatıcının kafasındaki bir imgenin yavaşça yer değiştirmesi biçiminde gerçekleşiyor.

Cümleleri uzun, temkinli, sürekli kendini düzelten cümleler; "sanıyorum", "hatırladığım kadarıyla", "o sırada bana öyle geldi" gibi ifadelerle döşeli. İlk bakışta bunu çekingenlik sanmak mümkün. Bana göre ise çekingenlik değil; Murnane bilginin nereden geldiğini her seferinde işaretliyor, yani anlatıcının yetkisini sürekli daraltıyor. Yirminci yüzyıl romanının güvenilmez anlatıcıyla yaptığı oyunun tersinden kurulmuş bir hâli bu: Anlatıcı güvenilirliğini ilan etmek yerine, nerede durduğunu ve ne kadarını bilebileceğini durmadan kendisi sınırlıyor.

Bir de hayatın kendisi var, ki edebiyat tarihinin en güzel tuhaflıklarından biri. Murnane hiç uçağa binmedi. Avustralya'dan hiç çıkmadı. Eyaletinin bazı bölgelerini hiç görmedi. Kâğıtlarını çelik dosya dolaplarında, kendi kurduğu ayrıntılı bir düzen içinde arşivliyor. At yarışına takıntılı, hem de yalnızca gerçek yarışlara değil; çocukluğundan beri kafasında kurduğu hayalî bir yarış dünyası da var. Macarcayı ellili yaşlarında, büyük ölçüde kendi kendine öğrendi.

New York Times 2018'de onun için "çoğu insanın adını bile duymadığı, yaşayan en büyük İngilizce yazarı" dedi. Bence bu nitelemede haklılık payı var, sıkıntı da bu zaten.

Murnane'in bu münzevi tarafını bir eksilme gibi okumak kolay. Oysa odası dışarıdan göründüğünden daha geniş. Uçağa binmemiş, ülkesinden çıkmamış, edebiyat çevrelerinden uzak durmuş olabilir; ama kendi gizli coğrafyanın içine hafızayı, manzarayı, çocukluğu, dilleri, atları ve yıllarca büyüttüğü hayalî dünyaları sığdırdı. İnsanlığa sırtını dönmüş gibi görünürken, aslında ondan daha büyük bir şeye, hayatın kendisine yaklaştı. Dünyayı dolaşmadı; onun zihinde nasıl çoğaldığını izlemekle yetindi hatta bunun aklın olguların, düşüncelerin, tarihin içinde dolaşmasının bedenin seyahat etmesinden daha da uzağa götürdüğünü gösterdi. Bence, bir anlamda zamanın, bir ölümlü olmanın kısıtlamalarını yendi. Dünya maalesef böyle zaferleri bağışlamıyor. 

Adaylık bir ilişkidir ve bu ilişki soğudu

Nobel adaylığı bir yazarın niteliğinden ibaret değil. Bir alışveriş de gerektiriyor: Yazarın dünya edebiyatı denilen o dağınık kamuyla düşünsel temasını sürdürmesi, yeni işlerinin o kamuda tartışılması, çevirilerin birikmesi, tartışmanın tazelenmesi.

Murnane'in bu temasla ilişkisi uzun süredir zayıf. Yazmayı bıraktığını söyledi, sonra yazdı, sonra gene bıraktı. Son kitapları öncekilerin daha ince ve daha içe kapanmış hâli. Festivallere gitmiyor, çok seyrek söyleşi veriyor, edebiyat dünyasının konuşma biçimine açıkça mesafeli. Bunların hepsine saygı duyuyorum (hatta itiraf edeyim, bazen içimden alkışlıyorum). Bunun Nobel açısından bir bedeli var. Bir yazarın kitaplarının çevrilmesi, yeni metinlerinin tartışılması ve adının farklı dillerde canlı kalması da bu ilişkinin parçası. Murnane bunları pek umursamıyor gibi görünüyor; jürinin masasında adının her yıl biraz daha eskimesi de biraz buradan geliyor.

Yaşar Kemal'de olan da bir parça buydu. Uzun yıllar boyunca "bu sene olabilir" dendi, her sene biraz daha az heyecanla dendi, sonunda cümle bir alışkanlığa dönüştü ve alışkanlıklar ödül kazandırmıyor.

Murnane'in bugün anlamlı olmasının bir sebebi daha var, belki de en önemlisi. Dikkatin neredeyse sürekli dışarıya, ekrana ve akışa çekildiği bir çağda, o bütün kariyerini kendi zihninde beliren görüntülere bakarak geçirdi. Goroke'de, çelik dosya dolaplarının arasında oturup yıllardır kafasında taşıdığı ovaların haritasını çıkarması 2026'dan bakınca ister istemez siyasi bir jest gibi de görünüyor bana. Buradaki taşra yalnız coğrafya değil; insanın dikkatini başkalarının temposuna teslim etmemesiyle de ilgili. Kitaplarının zorluğu da büyük ölçüde burada. Okurdan olağanüstü bir bilgi istemiyorlar, ama acele etmeye izin vermiyorlar. Artık en az yaptığımız şeylerden biri de bu.

Şansı?

Düşük ve yıldan yıla daha düşük. Sıra kadında; Avustralya için güçlü bir aday zaten var, üstelik Wright'ınki çok daha "konuşulabilir" bir külliyat. Akademi'nin aynı ülkeden iki ismi üst üste değerlendirmesi gerekmiyor, ama biri varken diğerine gitme ihtimali pratikte düşüyor.

Bir de şu var: Murnane'in yaptığı iş, Akademi'nin sevdiği türden bir "tanıklık" sunmuyor. Kimsenin adına konuşma iddiası yok; tarihsel bir hesaplaşmayı da külliyatının merkezine koymuyor. Yaptığı şey daha dar, hatta inatçı biçimde kişisel: kendi zihninin topografyasını çizmek. Ben bunu edebî olarak son derece değerli buluyorum, ama Nobel gerekçesine çevirmeye kalkınca iş zorlaşıyor.

Yine de bir ihtimal bırakayım, çünkü kapatmak istemiyorum. Akademi bazen böyle yazarları, yani dünyayla pazarlık etmeyi reddetmiş olanları hatırlıyor. Fosse'nin seçilmesinde bunun bir payı vardı. Murnane'e giderse, gerekçe muhtemelen "hayal gücünün kendi coğrafyası" gibi bir şey olur ve o cümleyi okuyunca hepimiz "tabii ya" deriz.

Demeyeceğiz gibi geliyor ama.


Türkçede: Düzlükler, çev. Roza Hakmen, Harfa Yayınları. Dedalus Kitap ise Serkan Toy çevirisiyle Bulutlarda Bir Ömür, Yeryüzünde Bir Mevsim, Ilgın Yolu, Arpa Tarlası ve Acı İçin Bir Şey: Bir Hipodrom Hatıratı kitaplarını yayımladı. Bu listeyi yazarken şaşırdım doğrusu; Türkçe, Murnane konusunda düşündüğümden çok daha cömert davranmış.