Can Xue'yü ilk okuduğumda pek sık yapmadığım bir şeyi yaptım, hikayeyi araya başka kitaplar, hatta kendisinin bir başka kitabı dahi girmeden arka arkaya iki kez okudum. İlkinde hiçbir şey anlamadığım için değil. Daha da fenası: Her cümleyi ayrı ayrı anlıyor, ama hepsinin bir araya gelince oluşturduğu bütünü anlamıyordum. Bir kadın komşusunun evine gidiyordu, duvarda bir delik vardı, delikte akrep yoktu ama olması gerekiyordu, komşu bunu gayet tabii karşılıyordu, falandı, filandı… Sonunda sonuna geldim, ama başa döndüm. İkincisinde de anlamadım. Fakat bu kez anlamamak hoşuma gitti.
Bu fark önemli. Anlatmayı deneyeceğim.
Bir terzi
Deng Xiaohua, 1953'te
Changsha'da doğdu. Babası, New Hunan Daily News gazetesinde yöneticiydi;
1957'de Mao döneminin Anti-Sağcı Kampanyası sırasında Çin Komünist Partisi
tarafından "aşırı sağcı" ilan edildi. Bunun gerçekten siyasi
görüşlerinin doğru bir tarifi olup olmadığını bugün söylemek zor; o yıllarda "sağcı"
sözcüğü çoğu zaman bir ideolojik tanımdan çok, yeni rejimin sakıncalı gördüğü insanları tasfiye etmek için kullandığı siyasi bir etiketti ve sağcı olmayan, sadece solculuğu Mao’nunki ile uyumlu
olmayan insan da haksız şekilde sağcı olarak değerlendirildi. Xiaohua’nın babası “çalışma yoluyla yeniden eğitim” adlı bir çeşit ceza programı ile ülkenin bir diğer
ucuna sürgüne gönderildi, annesi de kırsalda çalışmaya zorlandı ve
aile dağıldı.
Deng Xiaohua ilkokuldan
sonra okuyamadı. Yıllarca çeşitli işlerde çalıştı, ardından terzilik yaptı.
İngilizceyi kendi kendine öğrendi. Sonra oturup Kafka üzerine, Borges üzerine,
Dante üzerine, Shakespeare üzerine kitaplar yazdı.
Kendine seçtiği takma ad bence daha okumaya başlamadan okura nasıl bir
dünyaya adım atmakta olduğunu hatırlatıyor: Can Xue, geriye
kalmış kar demek; kış çekildikten sonra yol kenarında, çatıda, çamurun içinde
inatla erimeden duran kar. Ama aynı isim, dağın zirvesinde kalmış en saf karı
da çağrıştırıyor. Bu iki anlamın aynı kelimede buluşmasında Dostoyevski'yi
andıran bir varolma biçimi var bana kalırsa: Hayatın insanı kirletebileceğini,
dünyanın sertliğini, içine savrulduğumuz koşulların ağırlığını inkâr etmeden,
hatta tam tersine bütün bunların içinden geçerek saf kalmak. Buradaki saflık,
hiç kirlenmemiş olmanın saflığı değil; kirin içinde erimemiş olmanın saflığı.
Çamura karışmış, üstünden hayat geçmiş, ama hâlâ kar olarak kalmış bir şeyin
saflığı. Bu hikâyede
dağın tepesindeki beyazlıkla yol kenarında erimeyi reddeden o kirli kar aslında
aynı şey: Dünyanın ne olduğunu gördükten sonra da ona bütünüyle dönüşmemek (bir yazarın kendine bu kadar yakışan bir ad
seçmesi de nadir
görülen bir şey.)
1980'lerin sonunda Dialogues
in Paradise ile İngilizce konuşulan dünyada görünürlük kazandı. Five
Spice Street, The Last Lover, Frontier, Love in the New
Millennium derken, bugün İngilizceye en çok çevrilmiş Çinli yazarlardan
biri. Yazma alışkanlığıyla ilgili anlattıklarına bakılırsa metinlerinin
üzerinde uzun uzun düzeltmeler yapan yazarlardan da değil. Buna önce inanmadım.
Kitapları okuyunca ikna oldum, gerçekten pek düzeltilmiş gibi değiller.
Sadece okuma önerisi isterken benim yorumlarımla karşılaşıp sıkılan okuru
biraz daha sıkmak pahasına eleştiri kitapları üstünde de biraz durmak istiyorum, çünkü eleştirileri
kurguları kadar öne çıkmasa da ben onun düşünce işçiliğinin esas zirvesine bu metinlerde ulaştığını düşünüyorum.
Üstelik yalnızca iyi eleştiri oldukları için değil; eleştirinin de yaratıcı
zekânın bir ürünü olabileceğini bu kadar açık gösterdikleri için. Örneğin Can
Xue Kafka'yı okurken Kafka'nın ne demek istediğini sormuyor; Kafka'nın o
cümleyi yazarken ne yapmakta olduğunu soruyor. Yani niyet değil, işlem. Metni
bir fikrin taşıyıcısı olarak değil, kendi hareketi, ritmi, basıncı ve iç
mantığı olan canlı bir şey gibi okuyor.
Teori de burada kara kaplı
bir kurallar defteri olmaktan çıkıyor. Metne dışarıdan uygulanacak bir yöntem
değil artık; metne ve onun çevresindeki hayata daha derinden bakmayı, sonra o
bakışın kendisini değiştirmeyi mümkün kılan bir düşünme biçimi. İyi eleştiri,
bir eserin üzerine hüküm vermekten çok, dünyayı görme biçimimizi biraz yerinden
oynatıyor. O yüzden eleştiri de hakkıyla
yapıldığı zaman yaratıcı bir eylem: Yeni bir metin
üretmekten ziyade, var olan metnin içinden daha önce görmediğimiz bir hayatı
çıkarıyor. Hayata
başka türlü bakmak, zaman zaman hayatın
kendisini de değiştirmeye mümkün
olan tek yolu ise, Can Xue’nun eleştirileri bunu başarıyor.
Bu, akademik eleştirinin yüz
yıldır yapmaya çalıştığı ama genellikle başaramadığı şey; ilkokul mezunu bir terzi doğal bir
refleksle yapıyor oluşu, açıkçası her
hatırladığımda beni
mutlu ediyor.
Zorluk, çözümsüz bir bilmece değil
Can Xue'yü "zor
yazar" rafına koyup geçmek çok kolay, ve bence yapılabilecek en büyük
haksızlık bu. Çünkü edebi bir metinde
zorluk dediğimiz şeyin iki cinsi var ve ikisi genellikle karıştırılıyor.
Birinci cins zorluk
şifrelidir. Yazar bir sistem kurar, okur o sistemi çözer, çözünce metin açılır
ve bir daha kapanmaz. Ulysses'in belli bölümleri böyledir; Pynchon'ın
çoğu böyledir. Bu zorluk, prensip olarak, aşılabilir bir zorluktur; dipnotlu
bir basım onu dindirir.
İkinci cins zorluk şifreli
değildir, geçirimsizdir. Çözülecek bir şey yoktur, çünkü metnin mantığı bizim
mantığımızdan başkadır ve o mantık da kendi içinde tutarlıdır. Rüyalarımız
gibi. Rüyada bir şeyin neden öyle olduğunu sormayız; uyanınca sorarız, ki cevap
artık başka bir dünyada, ulaşılamayacak kadar uzakta kaldığında.
Can Xue ikinci cinsten. Ve
bunu, bir teknik olarak, bir numara olarak yapmıyor. Edebiyat tarihi böyle
denemelerle dolu. Xue’nun bu denemelerle, örneğin sürrealistlerin otomatik
yazısıyla arasındaki fark burada: Onlarda rastlantı vardı, bunda kaçınılmazlık
var. Karakterleri kendi dünyalarında son derece pratik insanlar. Komşuluk
ediyorlar, pazarlık ediyorlar, dedikodu yapıyorlar, birbirlerini gözetliyorlar.
Sadece yaşadıkları dünyanın fiziği farklı. Tıpkı rüyaların dünyasının farklı
olduğu gibi.
Şunu da ekleyeyim, çünkü Can
Xue okurlarının çoğu ilk hamlede buna takılıyor: Metinlerdeki bu
kendiliğindenliğe rağmen bir özensizlik, ya da bir ciddiyetsizlik yok. Aksine,
tuhaf bir ağırbaşlılık var. Kimse şaşırmıyor. Bir şeyin olmayacak bir şey
olduğunu ancak dışarıdan bakan biri söyleyebilir ve o metinlerde dışarıdan
bakan kimse yok. Yazar dahil. Bunu çok önemsiyorum: Anlatıcı hiçbir yerde
okurla göz göze gelip "biliyorum, garip" demiyor, olur da metnin
içine sızmayı başarırsa ona da artık metnin dışındaki dünya garip geliyor,
metindeki dünya değil. Bir yazar için daha büyük bir başarı olabilir mi?
Şu söylenebilir: Can Xue,
Kafka'nın bulduğu şeyi Kafka'nın bıraktığı yerden ileri götüren (benim
bildiğim) tek çağdaş yazar. Kafka'da bürokrasi bir rüya, kabus gibiydi; Can
Xue'de rüyanın kendisi bir yaşam
alanı, hatta bir mahalle, komşularıyla, kirasıyla,
sürtüşmeleriyle.
Ve bunun siyaseti
Yorumlanamaz olmak bir kaçış
değil. Sansürün mantığı yorumdur; bir metnin ne dediğini tespit eder, tespit
edince yasaklar. Can Xue'nin yazısı bu işleme malzeme vermiyor. Alegori değil,
bu yüzden deşifre edilemiyor. Bir kasabanın birbirini gözetleyen ahalisini
anlatıyor. Bunun Mao’nun Kültür Devrimi'yle bir ilgisi var mı? Var tabii. Ama
"var" demek için metnin size izin vermesi gerekir, o izin yok.
Kendi başına siyasi bir
tavır bu, ve bence Çin edebiyatının son kırk yılda ürettiği en dikkat çekici
tavır. Çoğu çağdaşının yaptığının aksine romantize edilmiş bir yoksulluktan,
yönsüz bir idealizmden daha anlamlı.
Şansı
Ciddi. Sıra kadın
yazarlarda; Akademi Avrupa dışına bakıyor; Can Xue yıllardır bahis listelerinin
üstünde duruyor ve o listelerde durmaktan da hiç şikâyetçi değil (ki bu, bu
dizide konuşacağım bazı isimlerin tersine, beni de mutlu ediyor).
Aleyhine gösterilebilecek
iki nokta var: Birincisi, Çince yazan bir yazara 2012'de Mo Yan'la, 2000'de de
Gao Xingjian'la verildi; Akademi'nin aynı dile üçüncü kez gitmesi için bir
gerekçesi olmalı. Bulunması zor değil bence. Mo Yan'ın gerçekçiliğiyle Can
Xue'nin yaptığı iş arasında neredeyse hiçbir akrabalık yok, yani "Çince
yazan birine verildi" demek "bu edebiyata verildi" demek
olmuyor. İkincisi, Akademi anlatısal biçimleri seviyor ve Can Xue'nin uzun
romanları bile kısa metinler gibi çalışıyor; gevşek, bölünmüş, bir merkeze
toplanmayan.
Ama şunu da söyleyeyim: Eğer
bu ödülün bir işlevi, dünyanın okumayı beceremediği bir yazarı dünyaya
okutmaksa, listedeki dokuz isim içinde o işlevi en iyi karşılayacak olan Can
Xue. Wright'ı zaten okuyorlar. Ghosh'u zaten okuyorlar. Can Xue'yi çok daha az
okuyorlar, ve okumadıkları şey kırk yıldır sessizce kar gibi birikiyor.
(Erimiyor
da üstelik, bildiğiniz gibi. Adı üstünde.)
Türkçede: Burada birkaç ay önce yazmış olsaydım "Can Xue'nin Türkçeye çevrilmiş kitabı yok" diyecektim. Artık diyemiyorum. 2026, Türkçedeki Can Xue boşluğunun nihayet kapanmaya başladığı yıl oldu. Ocak ayında Dikey Devinim, geçen ay ise Yalınayak Doktor ile Beş Baharat Sokağı yayımlandı. Yani yıllardır İngilizceden okumak zorunda kaldığımız bir yazarı artık Türkçede de okumaya başlayabiliyoruz. Yine de İngilizceden okumayı tercih edecekler için şunu söyleyeyim: Anlatısındaki sofistike yapıya rağmen dili oldukça yalın. İngilizcesi orta düzeyde olan bir okur, metnin tuhaflığıyla boğuşacaktır belki, ama diliyle pek değil. Can Xue'de zaten zor olan kelimeler değil. Zor olan, kelimelerin bize gösterdiği yere bakmak.
Not: Bu yazı ilk olarak 30/09/2026 tarihinde Özgür Gazete Kıbrıs'da yayınlandı.
