Öz
Ulus Baker'in (1960-2007) sosyolog ve felsefeci kimliği, ölümünden sonra
giderek bir efsane niteliği kazandı: Kendine özgü yaşam tarzı, erken ölümü ve
derslerinde bıraktığı iz, onu bir metinler bütünü olarak değil bir kişilik
olarak hatırlanır kıldı. Bu makale, söz konusu hatırlama biçiminin, Baker'in
yazdıklarında sezilen ama nadiren adı konan bir özelliği görünmez kıldığını öne
sürer. İddia, ayrı ayrı kaleme alınmış denemelerin ve fragmanların bir anlatı
oluşturduğu değildir; iddia, okur tarafından yan yana getirildiklerinde,
belirli imge ve değerlendirme gerilimlerinin tür ve kayıt değiştirerek,
kapanmadan ve ses konumunu değiştirerek yeniden belirdiği, bunun da sıradan
kavramsal süreklilikten ayrılan, kapanmayan bir duygulanımsal bakiye
bıraktığıdır. Makale bu ayrımı önce işlevsel ölçütlerle tanımlar, ardından
doğrudan/dolaylı eylem karşıtlığını bir karşılaştırma durumu,
"Beytambal" ile "Yerlilik" ve "Yüzeydeki Çatlak"
arasındaki gerilimi ise asıl örnek olarak kullanır. Baker'in kitaplarının büyük
bölümünün vefatından sonra dostları tarafından elektronik yazışma, ders notu ve
söyleşi kaydından derlenmiş olması ayrı bir sorun doğurur; makale bu sorunun,
Baker'in kendi düşüncesinin de yaslandığı Deleuze ve Parnet'nin çifte hırsızlık
fikriyle tümüyle çözülemeyeceğini, yorumbilgisel üretkenlik ile filolojik
yazarlık atfının farklı meseleler olarak ayrı tutulması gerektiğini savunur.
Anahtar Kelimeler: Ulus Baker, duygulanımsal bakiye,
dolaylılık, edebiyat sosyolojisi, fragman, derleme
Abstract
Ulus Baker (1960-2007), a Turkish Cypriot sociologist and philosopher,
has increasingly been remembered since his death as a legend rather than as a
body of texts: his distinctive way of life, his early death and the mark he
left in his classroom have overshadowed sustained attention to what he actually
wrote. This article argues that this mode of commemoration has obscured a
feature of his writing that is rarely named as such. The claim is not that
Baker's scattered essays and fragments add up to a narrative; it is that, when
read alongside one another, specific images and evaluative tensions reappear
across genre and register, resist closure, and shift the position from which
they are spoken, leaving behind an unresolved affective residue that ordinary conceptual
continuity does not produce. The article first proposes working criteria for
this distinction, then treats the opposition between direct and indirect action
as a comparison case and the tension between "Beytambal",
"Yerlilik" and "Yüzeydeki Çatlak" as the central case. It
further addresses the problem posed by the posthumous, archival character of
most of Baker's books, arguing that this problem is not resolved by Deleuze and
Parnet's concept of "double capture," which Baker's own thinking
draws on, but must be kept open as two separate questions: one hermeneutic, one
philological.
Keywords: Ulus Baker, affective residue, indirection,
sociology of literature, fragment, posthumous compilation
1. Bir Doğum Yerinin Kayboluşu
Ulus Baker'in nerede doğduğu, aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ tam
olarak bilinmiyor. Kaynakların çoğunluğu 14 Temmuz 1960'ta Leningrad'da
doğduğunu yazar; bu bilgi, Baker'in kitaplarının hemen hepsinin arka kapağında
yayınevi tarafından hazırlanmış, özdeş bir biyografi metninde tekrarlanır (bkz.
örn. Baker, 2009, arka kapak). Yerel bir Kıbrıs haber sitesi ise
"bilinenin aksine" İstanbul'da doğduğunu ileri sürer (Detay Kıbrıs,
2020); Adanır'ın (2019) aktardığı bir 2016 tarihli gazete yazısı ise Lefkoşa'yı
işaret eder. Kıbrıslı gazeteci Eralp Adanır, 2019'da kaleme aldığı bir anma
yazısında bu karmaşayı bizzat fark eder: "web sitelerinde araştırmaya
başladığımda doğum yeri konusunda müthiş bir karmaşayla karşılaştım" diye
yazar (Adanır, 2019). Aynı belirsizlik ölüm tarihine, ölüm nedenine ya da
geride bıraktığı kitaplara hiç uğramaz; yalnızca doğum yerinde, yani hayatının
en kolay arşivlenebilir olgusunda beliriyor.
Adanır'ın yazısı, Soylenti Dergi'nin "kendi galaksisinde yaşayan bir
sosyolog" başlığı (Soylenti Dergi, 2020) ya da Yaz Hocam'ın "keşke
ben de ondan ders dinleyebilseydim" cümlesi (Yaz Hocam, 2021), burada
temsili bir örneklem olarak değil, dolaşımdaki efsaneleştirici söylemin üç ayrı
örneği olarak kullanılıyor; biyografik doğrulama değil, alımlama biçimi bu
makalenin konusu. Bu ifadeler yalan değil, gerçek bir sevginin izini
taşıyorlar. Sorun başka bir yerde: Bu dil, Baker'in tekilliğini kişiliğine,
üslubuna, erken ölümüne yerleştirdiği ölçüde, geride bıraktığı metinlere
yönelik daha sıkı bir dikkati fiilen erteliyor. Efsane, bir bakıma, okumanın
yerine geçebiliyor.
Akademik yakın çevrede tam tersi bir eğilim de var. Orhan Koçak, Baker'in
sağlığında bastırdığı tek derlemenin sonuna eklediği yazıda kalıcı bir formül
kurar: "Herhalde bir 'Ulus Baker' yazısı olduğu gibi, bir de bu yazının
okunması vardır" (Koçak, 2000, s. 251). Koçak, bu yazıyı kişiliğe
indirgemeden, cümle düzeyinde okur: Konudan konuya, alandan alana
"külfetsizce" kayan bir merak, gezinmeyi hedefe tercih eden bir zihin
(Koçak, 2000, s. 251-253). Verdiği bir örnek bu makalenin izleğine önceden ışık
tutar: Baker bir yerde "Kafka'nın eserleri yapılar arasında bir
gezintidir" deyivermiş, Koçak da bu Kafka'nın Walter Benjamin'in değil,
"Borges'in, Deleuze'ün ve Baker'in Kafka'sı" olabileceğini sormadan
edememiştir (Koçak, 2000, s. 251-252). Üslup eleştirmeninin kendisi bile bir
edebiyat tarihi tartışmasının içine düşmekten kaçamıyor.
Koçak'ın bıraktığı yerden devam etmek istiyorum, ama farklı bir soruyla:
Koçak'ın konusu üsluptur, benim peşine düştüğüm şey ondan farklıdır. Onlarca
ayrı bağlamda yazılmış deneme, ders notu ve mektup parçasına dağılmış olan bu
külliyat, yan yana okunduğunda, tek bir cümlenin taşıyamayacağı bir şey
biriktiriyor mu? Bu soruyu sorabilmek için önce mistifikasyonun çekim alanından
çıkmak, ardından Baker'in bizzat edebiyatla ne kadar iç içe bir düşünür
olduğunu hatırlamak gerekiyor. Bunu baştan netleştirmek gerekirse, bu makale
Baker'i kurumsal ya da mesleki anlamda bir "edebiyatçı" ilan etmiyor:
Baker'in bir roman ya da şiir yazarı olduğunu değil, külliyatının belirli bir
kesitinin edebî okuma yöntemlerine, özellikle yakın okumaya, dirençsiz olduğunu,
hatta bu yöntemleri talep ettiğini iddia ediyorum. Makalenin geri kalanı şöyle
ilerliyor: İkinci bölüm bu iddiayı Baker'in kendi edebiyat yazılarıyla
temellendiriyor, üçüncü bölüm "duygulanımsal bakiye" kavramını
tanımlıyor, dördüncü bölüm bu kavramı uygulamadan önce külliyatın hangi
kesitinin incelendiğini ve ölüm sonrası derlenmiş olmanın ne anlama geldiğini
açıklıyor, beşinci bölüm asıl yakın okumayı yapıyor.
2. Sosyoloğun Edebiyat Tarihiyle
Karşılaşması
Baker'in edebiyatla ilişkisini yalnızca üslup düzeyinde aramak,
elimizdeki en açık kanıtı gözden kaçırmak anlamına gelir: Baker, edebiyat
tarihine ilişkin bir taslak da geliştirmiştir. "Ulusal Edebiyat
Nedir?" başlıklı deneme, Namık Kemal'den Tanzimat'ın "biz"
söylemine, Ahmed Midhat'ın "deneycilik" iddiasına, Halid Ziya'nın
"ideal-gerçek" çatışmasına, oradan da Orhan Pamuk'a uzanan bir
edebiyat tarihi taslağıdır, Berna Moran'ın Aşk-ı Memnu okumasıyla hesaplaşır, Orhan
Koçak'ın iki çalışmasına atıfta bulunur, Deleuze'ün gerçekçilik-natüralizm
ayrımını Osmanlı-Türk romanının "deney" söylemini açıklamak için
kullanır (Baker, 2000, s. 159-167). Aynı refleks Beyin Ekran'da, "Sinema
ve jest" fragmanının tam ortasında yeniden karşımıza çıkar: Baker,
"klasik" ile "modern" edebiyat arasındaki farkı jestin bir
dil olarak kodlanmış olup olmamasına bağlar, Balzac ve Tolstoy'u Woolf, Proust,
Joyce ve Kafka'dan ayırır (Baker, 2011, s. 330), birkaç satır sonra da aynı
ayrımı sinemanın doğuşuna, Lumière'in "herhangi an"ı ile Edison'un
jest merkezli "esas sinema"sı arasındaki farka taşır (Baker, 2011, s.
331).
Yüzeybilim'de bu edebiyat sosyolojisi pratiği iki fragmanla daha
derinleşir. "Azınlık Edebiyatı Nedir?" fragmanı, Deleuze'ün Kafka
üzerinden kurduğu "minör edebiyat" kavramını devralır,
"azınlık" sözcüğünü yalnızca etnik kimliğe değil, Latince
"minoritas"ın ikinci anlamına, "henüz değil" ile
"artık değil" arasında kalana bağlar, Mehmet Yaşın'ın Kıbrıslı Türk
şiiri üzerine geliştirdiği "periferi edebiyatı" kavramını "bütün
'modern' edebiyatın bir 'azınlık edebiyatı' olduğu gerçeğini elden
kaçırmakla" eleştirir (Baker, 2009, s. 393-395). "Meczup
Edebiyatı" fragmanı ise, aslen Virgül dergisinde yayımlanmış (Virgül, 15,
Ocak 1999; bkz. Baker, 2009, s. 476), bambaşka bir kayıtta çalışır: Kişisel
imzasını her sayfaya basan, "samimiyetini" biricik güvence sayan bir
yazar tipolojisi kurar, Dostoyevski'nin Budala'sını ve Kleist'in Kohlhaas'ını
örnek gösterir (Baker, 2009, s. 476-478); beşinci bölümde izleyeceğimiz ses
kayması, tam tersine, seyrek ve belirli anlarla sınırlıdır, sayfaların çoğunda
hiç görünmez.
Bu üç fragmanı, Zeliha Kapukaya'nın (2023) doğrudan ele aldığını
belirtmek gerekir: Kapukaya, "Ulus Baker'in Azınlık (Minör) Edebiyatı,
Meczup Edebiyatı ve Ulusal Edebiyat Üzerine Yazıları" başlıklı makalesinde
bu üç metni tek tek tanıtır ve edebiyat araştırmaları açısından değerlendirir
(Kapukaya, 2023, s. 66-76). Kapukaya'nın çalışması, Baker'in edebiyatla
ilişkisinin sosyoloji literatüründe "ihmal edilmiş" bir konu olduğunu
doğru biçimde belirtir (Kapukaya, 2023, s. 68), ama sorduğu soru bu makalenin
sorusundan farklıdır: Kapukaya, bu üç metnin içeriğini tanıtıp değerlendirir,
bunların Baker'in geri kalan külliyatıyla nasıl bir doku kurduğunu sormaz.
Dolayısıyla bu bölümün iddiası, Baker'in edebiyatla ilgisinin literatürde hiç
görülmediği değil, bu ilginin kendi külliyatının okunma biçimini nasıl
etkilediğinin henüz yeterince sorgulanmadığıdır.
Bu ayrım önemlidir; çünkü bir düşünürün edebiyat tarihi yazmış olması,
kendi külliyatının edebî biçimde okunmasını kendiliğinden meşrulaştırmaz; bir
yazarın niyetinden bağımsız olarak zaten her metin biçimsel açıdan okunabilir.
Burada iddia edilen daha dar ve daha savunulabilir bir şeydir: Baker'in
edebiyatla ilişkisi, üslubuna dışarıdan bulaşan bir çekicilik değil,
kavramlarını inşa ederken kullandığı bir alettir; "klasik" ile
"modern" anlatı, "jest" ile "herhangi an" gibi
ayrımlar, onun sinema ve siyaset üzerine söyleyeceklerinin mantığını önceden
kurar. Bu, okuru Baker'in kendi metinlerine, en azından, edebî biçim
sorularının yabancı olmadığı bir düşünürün metinleri olarak yaklaşmaya davet
eder; kendiliğinden bir kanıt değil, bir ön izin niteliğindedir. Asıl kanıt,
üçüncü bölümde tanımlanacak ölçütlerin metinlerde fiilen karşılanıp
karşılanmadığında aranmalıdır. Baker üzerine incelediğim akademik çalışmalar
arasında da, altıncı bölümde ayrıntılı biçimde göstereceğim gibi, külliyat içi
tekrarların kapanmayan bir duygulanımsal bakiye bırakıp bırakmadığını doğrudan
soran bir çalışmaya rastlamadım.
3. "Duygulanımsal Bakiye": Bir
Tanım Denemesi
Bir külliyatta aynı kavramın farklı bağlamlarda geri dönmesi, tek başına,
olağan bir şeydir; felsefe tarihinin sıradan işleyişidir bu. Spinoza'nın
conatus'u, Deleuze'ün metinlerinde de geri döner, kimse bunu özel bir
adlandırma gerektiren bir olgu saymaz. Öyleyse burada önerdiğim ayrımın bir iş
görebilmesi için, sıradan kavramsal sürekliliği ondan ayıran ölçütlerin baştan
konması gerekiyor.
Üç ölçüt öneriyorum; üçü birlikte karşılandığında bir tekrarın, salt
kavramsal değil, duygulanımsal bir bakiye de taşıdığını düşünüyorum, tek başına
hiçbiri yeterli değil. Bu ölçütleri, genel geçer bir kategori icat etme
iddiasıyla değil, bu makalenin incelediği kesit için önerilen, keşfedici
çalışma göstergeleri olarak sunuyorum; başka bir külliyatta işe
yaramayabilirler.
Birincisi, tür ve kayıt göçüdür: İmge ya da problem, tek bir denemenin
veya tek bir bağlamın sınırında kalmaz, siyaset felsefesinden özyaşamöyküsel
fragmana, oradan sinema eleştirisine ya da sözlü ders anına geçer. İkincisi,
kapanmamadır: Her geri dönüş, bir öncekini yalnızca doğrulamaz veya tekrar
etmez; kavramı yeniden açar, ona karşı çıkar, onu tersine çevirir ya da üzerine
yeni, bazen çelişen bir yük bindirir. "Geri dönüş" sözcüğü burada bir
bestelenme kronolojisi iddiası taşımıyor; dördüncü bölümde tartışılacağı gibi,
Baker'in külliyatının çoğu tarihsiz fragmanlardan, hangi sırayla yazıldığı
belirsiz derlemelerden oluşuyor. Kastettiğim, metinler hangi sırayla kaleme
alınmış olursa olsun, yan yana okunduklarında ortaya çıkan bir örüntü.
Üçüncüsü, ve en belirleyici olanı, söylem konumunun değişmesidir: İmge geri
döndüğünde, konuşan ses de değişir, kişisel olmayan, "biz" ya da
"insan" diyen kuramsal ses, birden tarihli, yerleşik, "ben"
diyen bir sese yerini bırakır, sonra yeniden kuramsal sese döner. Kavramlar da
elbette farklı söylemsel sesler içinde taşınabilir; iddia ettiğim daha dar bir
şey: Burada peşinde olduğum bakiye, tekrar ettikçe sesini değiştiren, kararsız
bir taşıyıcısı olması gereken bir şeydir, çünkü onu taşıyan şey artık yalnızca
bir önerme değil, farklı metinlerde zaman zaman kişisel, zaman zaman kişisel
olmayan konumlardan dile gelen değerlendirme yüklü bir gerilimdir.
Bu üç ölçütü ayrı ayrı koymamın nedeni, sonraki bölümde ele alacağım
örneklerin hepsinin aynı güçte olmadığını baştan kabul etmek. Doğrudan ile
dolaylı eylem karşıtlığı, göreceğimiz gibi, ilk ölçütü fazlasıyla karşılar ama
ikincisini ve üçüncüsünü karşılamaz: Kavram tür değiştirir, ama kapanmaz
değildir, hatta oldukça istikrarlıdır, üstelik hep aynı, kişisel olmayan
analitik sesle konuşulur. Beytambal ile Yerlilik arasındaki gerilim, bu
gerilimin Yüzeydeki Çatlak'taki dönüşümüyle birlikte, üçünü birden karşılar.
Aradaki fark, makalenin geri kalanının asıl konusudur.
"Duygulanımsal" sıfatını neden seçtiğimi netleştirmem
gerekiyor, çünkü aynı örüntüyü "yinelenen motif," "çözümlenmemiş
tematik gerilim" ya da "özyaşamöyküsel bakiye" gibi daha nötr
terimlerle de adlandırmak mümkündü. Üç gerekçem var. Birincisi, terim keyfi
değil: Baker'in doktora tezinin başlığı, Kanaatlerden İmajlara: Duygular
Sosyolojisine Doğru, sabitlenmiş "kanaat"ten bedenlerin
karşılaşmasında beliren "duygu"ya geçişi kendi projesinin merkezine
koyar (Baker, 2010). "Duygulanım" sözcüğünü burada, Spinozacı-Deleuzecü
affect kavramının Türkçe akademik yazındaki yerleşik karşılığı olarak, Baker'in
"duygu" sözcüğüne teknik bir uzantı biçiminde kullanıyorum; Baker'in
bu tam sözcüğü kullandığı bir pasajı elimde doğrulayamadım, bu yüzden asıl
dayanağım "duygu" ile sınırlı. İkincisi, ölçüt düzeyinde bir gerekçe
var: Üçüncü ölçüt, söylem konumunun değişmesi, söz konusu imgenin yalnızca
kavramsal bir açıklama aracı olarak kalmadığını, kişisel, tarihli ve
değerlendirme yüklü bir kayıtta da belirdiğini gösterir; bu, konuşanın
"zorunda kaldığı" bir şey olarak değil, gözlemlenebilir bir kayma
olarak okunmalı. Üçüncüsü, ve en somutu, analiz birimi düzeyinde bir gerekçe
var: Burada peşinde olduğum şey ne "beytambal" sözcüğünün tekrarı, ne
bir metafor, ne de mülkiyetin el değiştirmesi biçiminde bir anlatı şemasıdır;
peşinde olduğum, kişisel anı, ideoloji eleştirisi ve siyasal-kentsel çözümleme
arasında çözümlenmemiş kalan bir değerlendirme gerilimidir, somut olarak:
Kıbrıs'ın hem reddedilemeyen bir dilsel-duygusal miras hem de sahiplenilmesi
mümkün olmayan, başkasından kalmış bir mülk olarak deneyimlenmesi.
"Duygulanımsal bakiye" bu gerilime verdiğim ad; "bakiye"
sözcüğü, bu gerilimin bir sonuca bağlanmadan, kapatılmadan kaldığı anlamına
geliyor. Bunu bir kez daha netleştireyim: Burada Baker'in beden, imaj ve
karşılaşma üzerine kurduğu tam teorik affect kavrayışına bir iddia
yöneltmiyorum; "duygulanımsal bakiye", metinlerde gözlemlediğim,
değerlendirme yüklü ve kapatılamayan bir izi adlandıran, sınırlı ve eleştirel
bir terim. Pratikte, bu izi şu göstergelerden takip ediyorum: Çelişkili değer
yükleri (aynı nesneye hem "yararsız" hem "lanet" gibi
karşıt sıfatların yüklenmesi), arzu ile reddiye birlikteliği (bir kavramın hem
kuramsal düzeyde reddedilip hem imge düzeyinde arzulanması), kiplikte
yoğunlaşma ("bence," "belki de" gibi işaretlerin metnin
geri kalanına göre sık ve yığılı görünmesi) ve öznenin kendi konumuna yönelik
kararsızlığı (konuşanın bir cümlede kuramcı, bir sonrakinde tanık sıfatıyla
konuşması).
Burada "ses" sözcüğünü teknik bir anlatıcı kategorisi olarak
değil, daha dar bir anlamda kullanıyorum: Kimin adına, hangi zamirle ve hangi
değerlendirme kipiyle konuşulduğunun değişmesi.
Bu üç ölçütün toplamını "anlatı" değil "duygulanımsal
bakiye" olarak adlandırıyorum, çünkü elimde bir olay dizisi, değişen bir
fail ya da metinler arasında açık bir gönderme yok; elimde olan, aynı
değerlendirme geriliminin farklı imgesel biçimlerde ve kayıtlarda, kapanmadan
ve ses değiştirerek yeniden belirmesi. E. M. Forster'ın öykü ile olay örgüsü
arasında kurduğu klasik ayrım bile, en asgari haliyle, olayların zaman içinde
sıralanmasını gerektirir (Forster, 1927/2001); bu makalenin kanıtı bu eşiği
karşılamıyor, "anlatı" diye adlandırmak kanıtın taşıyabileceğinden
daha büyük bir iddia kurmak olurdu.
Daha dar ve daha savunulabilir bir terim öneriyorum: Duygulanımsal
bakiye. Üç ölçüt bir arada karşılandığında ortaya çıkan şey bir olay örgüsü
değil, kavramsal olarak kapatılamayan, kayıttan kayda taşınan bir yüktür; bu
yük her göründüğünde konuşan sesi de değiştirir. Klasik anlatıbilimin anlatıcı,
zamansallık ve odaklanma aygıtlarının karşılığını burada aramıyorum; bir olay
örgüsü, bir kahraman gelişimi, metinler arasında açık bir gönderme iddia
etmiyorum, dördüncü ve beşinci bölümlerde bu sınırı sürekli hatırlatacağım.
4. Kimin Sesi Bu? Derleme Sorunu
Bu tanımı metinlere uygulamadan önce bir açıklık gerekiyor: Bu makale
dokuz kitabın tamamını aynı yoğunlukta taramamıştır. Yakın okumaların dayandığı
asıl külliyat Aşındırma Denemeleri (2000), Yüzeybilim (2009, özellikle
"Beytambal" fragmanı), Beyin Ekran (2011, "Okura Not" ve
"Sinema ve jest"), Dolaylı Eylem (2012, açılış denemesi ve
"Yüzeydeki Çatlak") ile Sanat ve Arzu'dur (2014, "Editörün
Notu"); Kanaatlerden İmajlara (2010) ve Siyasal Dilde Huzur Söylemi (2020)
yalnızca ön sözleri ve genel çerçeveleri bakımından, korpusun bütününü
konumlandırmak amacıyla kullanılmıştır. Bu netleştirme önemli, çünkü bir
sonraki adımda tartışılacak "kaç kitap" sorusunun kendisi de
makalenin konusuyla ilgilidir.
Beşinci bölümde yakından okuyacağım metinlerin filolojik statüsü
birbirinden farklı; bunu gizlemek yerine aşağıdaki tabloda görünür kılıyorum:
|
Metin |
Yazılma Tarihi |
İlk Yayım |
Kullanılan Baskı |
Editoryal Durum |
|
Beytambal |
Bilinmiyor |
Bilinmiyor;
ilk kez ölümünden sonra derlenen kitapta basılmış görünüyor, bunu derleyene
ya da yayınevine başvurmadan kesinleştiremedim |
Yüzeybilim
(2009) |
Ege
Berensel'in derlediği, kaynağı belirtilmeyen bir fragman |
|
Yerlilik:
Bir Aşındırma Denemesi |
Bilinmiyor;
1998 yayım tarihi yalnızca bir üst sınır (terminus ante quem) oluşturuyor |
Birikim,
111-112, Temmuz-Ağustos 1998 |
Aşındırma
Denemeleri (2000) |
Baker'in
sağlığında, kendi hazırladığı tek kitapta |
|
Yüzeydeki
Çatlak |
1995
veya hemen öncesi |
Birikim,
77, Eylül 1995 |
Dolaylı
Eylem (2012) |
Ege
Berensel'in derlediği, önceden tam yayımlanmış bir metin |
|
Siyasal
Alanın Oluşumu Üzerine Bir Deneme (karşılaştırma vakası) |
1994
veya öncesi |
Toplum
ve Bilim, 63, 1994 |
Dolaylı
Eylem (2012) |
Önceden
yayımlanmış, sonradan derlemeye eklenmiş |
|
Uzak-Doğu'nun
Sineması (karşılaştırma vakası) |
Bilinmiyor |
Yayımlanmamış;
ODTÜ Görsel Düşünme dersi notlarından |
Beyin
Ekran (2011) |
Ege
Berensel'in el yazısı ders notlarından derlediği fragman |
Bu tablo, en güçlü metinsel kanıtın (Yüzeydeki Çatlak, doğrulanmış 1995
tarihiyle) en zayıfıyla (Beytambal, tümüyle tarihsiz) aynı ağırlıkta
sunulmadığını göstermeyi amaçlıyor; okur, "Beytambal"a dayanan
iddiaların "Yüzeydeki Çatlak"a dayananlardan daha temkinli okunması
gerektiğini bu tablodan çıkarabilir.
Baker sağlığında tek bir kitap yayımlamıştır: Aşındırma Denemeleri. Geri
kalanı, vefatının ardından, çoğunlukla Ege Berensel ve Tansu Açık'ın emeğiyle
bir araya getirilmiştir. Beyin Ekran'ın başındaki "Okura Not" bunu
saklamaz, tersine ayrıntısıyla anlatır: Kitaptaki metinlerin çoğu daha önce hiç
basılmamıştır ve "Körotonomedya, Modvisart, Foucault gibi elektronik
yazışma gruplarındaki mesajlar, ODTÜ'de sürdürdüğü Görsel Düşünme dersinin el
yazısı notları, çeşitli video röportajları ve bazı kişisel yazışma notlarından"
derlenmiştir (Baker, 2011, Okura Not). Kaynaklara yapılan atıflar bile
"Ulus'un üslubunca, akademik resmiyetten uzak, bazen de mealen"dir
(Baker, 2011, Okura Not). Sanat ve Arzu'nun editörü Tansu Açık ise 1998 tarihli
seminer kayıtlarını yayına hazırlarken karşılaştığı manzarayı anlatır: Kayıtta
"çok fazla kesinti" vardır, çoğu tartışma zaten kaydedilmemiştir,
"dil sürçmeleri" not düşülmeden düzeltilmiştir, Baker'in bir terimi
bile ("varyasyon" yerine 21 Mayıs'ta aniden "değişki"
demeye başlaması gibi) canlı yayında değiştirdiği görülmüştür (Açık, 2014, s.
9-12).
Bu tabloyu, Baker'in kendi denetiminde tamamladığı doktora teziyle,
Kanaatlerden İmajlara ile karşılaştırmak öğretici olabilir. Burada bir ayrım
gerekiyor: Tezin fikri içeriği Baker'in sağlığında, kendi denetiminde
tamamlanmıştır, ama burada kullandığım Türkçe metin, Harun Kemal Abuşoğlu'nun
çevirisiyle, Baker'in ölümünden üç yıl sonra, 2010'da yayımlanmıştır (Baker,
2010). Yani bu metin de, farklı bir düzeyde, ölümünden sonra gerçekleşen bir
editoryal sürecin (çeviri, yayına hazırlama) ürünüdür; Yüzeybilim veya Beyin
Ekran'daki gibi fragmanların yeniden düzenlenmesi değil, ama yine de Baker'in
kendi eliyle okura ulaşmamış bir metin. Kurumsal bakımdan en sıkı denetimden
geçmiş bu metin, konusu itibarıyla kendi karşıtını savunur: Sabit,
metinselleşmiş "kanaat"in yerine bedenlerin karşılaşmasında, ses
tonunda, jestte beliren bir "duygular sosyolojisi" önerir (Baker,
2010, Sunuş). Bu paragrafın iddiası sınırlı tutulmalı: Tezin içeriği sabit
biçime karşı bir tez savunuyor olması, tezin kendi yazı biçiminin de sabit
olmadığı anlamına gelmez, bu makale böyle bir çıkarım yapmıyor. Yalnızca şunu
not ediyorum: Baker'in kurumsal olarak en çok hesap vermek zorunda kaldığı
metin bile, konu seçimi bakımından, sabit ve metinselleşmiş olana karşı aynı
ısrarı taşıyor; bu, bir rastlantı da olabilir, ama en azından tema düzeyinde
bir tutarlılığa işaret ediyor.
Şimdi asıl itiraza gelelim: Eğer aradığımız örüntü bu külliyata
yayılıyorsa, bu örüntüyü kuran Baker'in kendisi mi, yoksa metinleri seçen,
başlıklandıran, "Rizom-düşünce", "Otonom-düşünce",
"Oluş-düşünce" gibi başlıklar altında toplayan Ege Berensel midir
(bkz. Baker, 2009, İçindekiler)? Bir editörün, dağınık bir bırakıtı belli bir
mimariye oturtması, edebiyat tarihinde yabancı bir manzara değildir elbette,
editoryal müdahalenin yazarlık iddiasını ne ölçüde gölgelediğine dair eski bir
tartışma burada da devreye girer. Baker'in durumunda mesele daha da keskindir,
çünkü ortada tek bir editör bile yoktur: Arkadaş çevresi, eski öğrenciler,
video kayıtlarını internete yükleyen isimsiz gönüllüler, hepsi bu inşaya
katkıda bulunmuştur.
Bu itiraza, Baker'in kendi kavramlarına başvurarak bir yanıt aranabilir,
ama yanıtın ne kadarını taşıyabileceği konusunda dürüst olmak gerekiyor.
Deleuze, Parnet'yle birlikte yazdığı Diyaloglar'ın açılış bölümünde, Felix
Guattari'yle kurduğu ortaklığı anlatırken şöyle yazar: "Felix'i çaldım ve
ümit ederim ki o da benim yaptığımı yapmıştır" (Deleuze ve Parnet, 1990,
s. 33). Birkaç sayfa sonra bu yöntemi adlandırır: "pick-up" ya da
"ikili hırsızlık," "paralel olmayan evrim, kişiler arasında
değil, düşünceler arasında" işleyen bir alışveriş, her biri diğerinde
yersizyurdsuzlaşarak ilerleyen bir "blok" oluşturur (Deleuze ve
Parnet, 1990, s. 35). Elif Demirkaya'nın Baker'in armağan mefhumu üzerine
yazdığı incelemede hatırlattığı gibi, Baker'in düşünme biçimi tam olarak bu
mantığa yaslanır: Filozoflarla "tarih-dışı sohbetler" kurmuş,
onlardan aldığı armağanları çoğaltarak başkalarına yaymıştır (Demirkaya, 2015,
s. 110); kendi video pratiğinde de bunu sınamış, Angela Melitopoulos'un Timescapes
projesinde, göç deneyimi üzerine altı kişinin kaydettiği görüntüleri doğrusal
olmayan bir kurguyla birbirine bağlayan bir çalışmaya katılmıştır (Demirkaya,
2015, s. 111).
Ne var ki bu kavramların taşıyabileceği yük sınırlıdır ve burada iki ayrı
meseleyi birbirinden ayırmak gerekiyor. Biri yorumbilgisel meseledir: Editoryal
montaj, üretken, yeni okumalar doğurabilir; Baker'in kolektif üretim ve çifte
hırsızlık üzerine söyledikleri bu üretkenliğin neden mümkün ve hatta arzu
edilir olduğunu açıklar. Öbürü filolojik ve yazarlık meselesidir: Bu okumaların
ne kadarı Baker'e, ne kadarı derleyene atfedilebilir, sorusudur. Birincisi
ikinciyi ortadan kaldırmaz. Timescapes'e katılan altı kişi görüntülerinin bir
başkasıyla kurgulanmasına rıza göstermiştir; Baker'e böyle bir rıza
sorulmamıştır, sorulamazdı da. Burada asıl mesele bir onay eksikliği değil,
atıf meselesidir: Baker'in bu dizilimi onayladığı varsayılamaz, dolayısıyla
ortaya çıkan dizilim, Baker'in kendi düzenlemesi değil, kendi başına hesaba
katılması gereken bir editoryal tercih olarak değerlendirilmelidir. Baker'in
kolektif üretimi savunmuş olması, ölümünden sonra metinlerinin belirli
biçimlerde düzenlenmesine rıza gösterdiğini ya da editörlerin kurduğu dizilimin
onun kendi dizilimi sayılabileceğini kendiliğinden kanıtlamaz.
Bu üretim tarzının somut bir izi, Sanat ve Arzu'nun editörünün aktardığı
bir ayrıntıda görülebilir: Baker bir dersin ortasında "varyasyon"
yerine aniden "değişki" demeye başlamıştır (Açık, 2014, s. 10). Bir
tez kitabında istenmeyen bir gürültü, ayıklanması gereken bir arıza sayılırdı
bu; burada ise düşüncenin canlı, karar anında hâlâ şekillenmekte olan bir süreç
olarak muhafaza edilmesi, yayına hazırlayanın bilinçli tercihidir. Bu, beşinci
bölümde aranacak türden tekrar eden bir imge değildir; üçüncü bölümün
ölçütleriyle değil, doğrudan derleme sorunuyla ilgilidir ve şunu doğrular:
Baker'in külliyatı, hiçbir zaman tek bir kitabın sınırları içinde
tamamlanmayan, bir sonraki kitapta, bir sonraki derste yeniden, biraz değişerek
ortaya çıkan bir doku üzerine kurulu; kendisinin hangi kelimeyi kullanacağına
bile her seferinde yeniden karar veren bir sesin dokusu.
Bu makalenin önerdiği çözüm, o hâlde, sorunu çözmek değil, konumunu
değiştirmektir. Burada dört ayrı zaman sırasını birbirinden ayırmak gerekiyor:
Metnin yazılma tarihi (çoğu durumda bilinmiyor), ilk yayımlanma tarihi (bazı
durumlarda biliniyor, Yüzeydeki Çatlak için 1995, Meczup Edebiyatı için 1999
gibi), kitaplarda yerleştirildiği sıra (Baker'in değil, editörün kararı) ve bu
makalenin kurduğu okuma sırası. Duygulanımsal bakiye iddiası ilk üç sıradan
hiçbirine değil, dördüncüsüne dayanıyor: Bu makale, Baker'in metinlerinde
önceden var olan, gizli bir yazarlık planını keşfettiğini iddia etmiyor;
belirli metinleri yan yana koyan belirli bir okuma sırasının, kapanmayan bir
yük ürettiğini savunuyor. Bu konum, yukarıda tartıştığım çifte hırsızlık
mantığıyla tutarlıdır: Okur da, tıpkı Baker'in filozoflarla kurduğu
"tarih-dışı sohbetler" gibi, metinlerden bir şey alıyor, onları kendi
sorusuna göre yeniden diziyor. "Bu örüntü Baker'e mi aittir" sorusu
önemini kaybetmiyor; Baker'e, editöre ve okura düşen payların ayrılması hâlâ
anlamlı bir filolojik soru. Ama bu makalenin yorumbilgisel düzeyde cevaplamayı
üstlendiği soru bu değil; sorulması gereken soru, kurulan bu okuma sırasının
üçüncü bölümde önerilen ölçütleri karşılayıp karşılamadığıdır. Bir sonraki
bölüm, bu soruyu, farklı ağırlıktaki iki örnek üzerinden test ediyor.
5. Tekrar Eden İmgeler: Bir
Karşılaştırma ve Bir Merkez
Bu bölümdeki iki örnek, korpusun sistematik bir taramasından değil,
keşfedici bir yakın okumadan çıktı: "Beytambal" fragmanı,
doğrudan/dolaylı eylem karşıtlığına kıyasla belirgin biçimde daha kişisel, ilk
tekil şahıs anlatımı yüzünden dikkat çekti; bu izlenimi sistematik bir sayımla
değil, karşılaştığım pasajların genel eğilimiyle kuruyorum.
"Yerlilik" ile "Yüzeydeki Çatlak" arasındaki bağlantı ise,
"Beytambal"ın kendisinin işaret ettiği Kıbrıs ve mülkiyet temasını
izleyerek geriye doğru kuruldu. Bu, örneğin baştan belirlenmiş bir kurama
uydurulduğu anlamına gelmiyor; ama üçüncü bölümdeki ölçütlerin doğrudan/dolaylı
eylem karşıtlığı gibi bir karşı örnek üzerinde de sınanmış olması, seçimin
yalnızca iddiayı doğrulayan pasajlara dayanmadığını göstermeyi amaçlıyor. Bu
sıralamanın keyfî olmadığını göstermenin bir yolu şu: Seçimi,
"Kıbrıs" ya da "yerlilik" geçen her metni değil, aynı
zamanda ortak bir sözcük alanını, miras, mülkiyet, yararsızlık, istenmeden
devralma, paylaşan metinleri arıyorum; bu sözcük alanı üçüncü bölümün ikinci
ölçütünü, kapanmamayı, sınayan bir süzgeç görevi görüyor. Başka bir üçlü,
örneğin Baker'in Kıbrıs'tan söz eden ama bu sözcük alanını paylaşmayan başka
bir pasajı, aynı sıkılıkta bir araya gelmeyebilirdi; bu iddia, elbette,
korpusun tamamı tarandığında sınanabilir bir iddia, şimdilik keşfedici kalıyor.
Makale bilerek tek bir olumlu vaka üzerinde duruyor, ikinci bir örnekle iddiayı
genişletmeye çalışmıyor; bu nedenle çalışma, külliyata ilişkin kapsamlı bir
genelleme yerine tek bir olumlu vakanın ayrıntılı çözümlemesiyle
sınırlandırılmıştır, üstelik üçüncü bölümdeki ölçütlerin bir tek örnekte bile
ne kadar zor karşılandığını göstermek, bunların en azından bu korpus kesiti
içinde her tematik tekrara otomatik biçimde uygulanmadığını gösteriyor. Burada
bir dairesellik riski olduğunu kabul etmem gerekiyor: Üç ölçüt büyük ölçüde bu
üçlüye bakılarak kuruldu, sonra yine bu üçlüye uygulandı. Bu nedenle ölçütler,
bu aşamada korpusun tamamına uygulanabilecek doğrulanmış bir sınıflandırma
modeli olarak değil, vaka içindeki farkları görünür kılan keşfedici analitik
göstergeler olarak kullanılıyor. Doğrudan/dolaylı eylem karşılaştırması
ölçütlerin her tekrara otomatik biçimde uygulanmadığını gösteriyor, ama
bunların daha geniş korpustaki ayırt edici gücü başka bir çalışmada sınanmalı;
bu makalenin kapsamı buna yetmedi.
Doğrudan eylem ile dolaylı eylem karşıtlığı, üçüncü bölümdeki birinci
ölçütü, tür göçünü, fazlasıyla karşılar. Dolaylı Eylem'in başlık denemesinde
Baker, Uzakdoğu ile Batı arasındaki fark için Jean-Pierre Vernant'ın
antropolojik gözlemine başvurur: Batı hayvancılık yapan halklar iktidarı
çobanın sürüsüne müdahalesi gibi tasarlarken, "bahçıvan halklar"
iktidarı hiçbir şeye doğrudan müdahale etmeyen, "her şeye içkin" bir
otorite olarak düşünür (Baker, 2012, s. 7'deki epigraf); "en iyi
tahsildar" ile "en iyi komutan" örnekleriyle somutlaşır (Baker,
2012, s. 7). Aynı denemenin "3. Dolaylı Eylem" başlıklı altbölümünde
Baker, önce 1970'lerin Fransız siyasal yeraltısındaki "action
directe" kavramını ve onun bolca Maoist göndermesini anlatır, ardından
Andre Haudricourt'un Yeni Kaledonya'daki igname tarımı ile Akdeniz çobanlığını
karşılaştıran etnolojik pasajını doğrudan aktarır, Mencius'a atfedilen, ekinini
büyütmek için sapından çekip kurutan aceleci köylü öyküsüyle "doğrudan
eylem"i bir "aptallık" ilan eder (Baker, 2012, s. 24-25); bu
bağlantıya dikkat çeken isimlerden biri Akay'dır (2015, s. 6). Aynı karşıtlık,
bu kez sinema eleştirisi kılığında, Beyin Ekran'da "Uzak-Doğu'nun Sineması
ve 'Dolaylı Olumsuz Eylem'" başlığıyla yeniden karşımıza çıkar (Baker,
2011, İçindekiler, s. 108).
Ne var ki bu üç kullanım arasında ikinci ve üçüncü ölçütler
karşılanmıyor. Kavram, siyaset felsefesinden Fransız Maoizmine, oradan sinema
eleştirisine geçerken biçim değiştirmiyor; her seferinde aynı kişisel olmayan,
analitik ses tarafından, bir açıklama aracı olarak kullanılıyor, önceki
kullanımıyla çelişmiyor, yalnızca yeni bir alana uygulanıyor. Bu, felsefe
tarihinin sıradan işleyişidir, "kavramsal süreklilik"tir, üçüncü
bölümde tanımlanan anlamda bir duygulanımsal bakiye değil. Bu örneği bir kusur
olarak değil, bir karşılaştırma durumu olarak kullanıyorum: Bir sonraki örnekte
neyin farklı olduğunu görmeyi kolaylaştırıyor.
Yüzeybilim'deki "Beytambal" fragmanı, çocukluğunda
"özellikle babaannemin dilinden" duyduğu bir kelimeyi konu edinir:
Miras kalıp hiçbir işe yaramayan mal mülkü, aynı zamanda "her şeyimizin
üstüne çöreklenebilecek olan bir laneti" adlandıran, Kıbrıs'a özgü bu
sözcüğün semantik şebekesinin "henüz tamamlanmamış" olduğunu yazar
Baker; "Beytambal galsın" demek, ressentiment de barındırarak,
"tamam alın gidin, lanet olsun" demekten başka bir şey değildir
(Baker, 2009, s. 471). Fragman, güncel siyasete değinerek biter: "Şimdi
Denktaş ile Klerides şu 'beytambal'a, yani Kıbrıs'a ilişkin son budalaca
sohbetlerini yapmaya girişecekler" (Baker, 2009, s. 472). Bu, Baker'in
incelediğim külliyatında az rastladığım, doğrudan ilk tekil şahıs anlatımıyla
ilerleyen bir parçadır ve kendi duygusal tuzağını, yazarken bile, önceden
işaretler: "Kıbrıs romantizmi yapmama neden yok..." (Baker, 2009, s.
471). Ses konumu burada net: Kişisel, tarihli, "ben" diyen bir ses.
Aşındırma Denemeleri'ndeki "Yerlilik: Bir Aşındırma Denemesi"
başlıklı metin, Birikim dergisinin "Yerlilik" başlıklı dosya sayısı
için kaleme alınmıştır (Birikim, 111-112, Temmuz-Ağustos 1998), Tanıl Bora'nın
aynı sayıda yürüttüğü "Sol ve Yerlilik Meselesi" başlıklı tartışmanın
yanına yerleşerek, ve "yerlilik" kavramının kendisini hedefe koyar:
Kimlik, aidiyet gibi fenomenolojik mefhumların "artık taşınamaz bir
yük" hâline geldiğini, muhafazakâr fikriyatın geçmişe değil geleceğe,
"devlet, aile, vatan, ülke, millet, halk gibi göreli terkiplere"
yönelik bir tahakküm isteğine dayandığını savunur (Baker, 2000, s. 187-188).
Ses konumu burada tam tersi: Kişisel olmayan, kuramsal, kavramı çözümleyen bir
ses.
Burada "Yerlilik" denemesinin tam olarak ne yaptığını
netleştirmek gerekiyor, aksi hâlde bu ikisi yalnızca farklı konularda yazılmış,
bağımsız iki metin gibi görünebilir. "Yerlilik" denemesi, yerlilik
duygusunu doğal ya da kendiliğinden bir aidiyet olarak değil, siyasal ve
ideolojik olarak üretilmiş bir yapı olarak açıklamaya girişir. Ne var ki
"Beytambal", bu açıklamanın duygulanımsal bağı tümüyle tüketmediğini
gösterir: Kavramsal olarak çözülen şey, başka bir kayıtta ve başka bir sözcük
içinde varlığını sürdürür. Burada iki konumun birbiriyle mantıken çelişmesi
gerekmiyor; bir yazarın "yerlilik" mefhumunu ideolojik bir inşa
olarak sökmesiyle, aynı yazarın belirli bir kelimeye duygusal bir bağ taşıması,
mantıken pekâlâ bir arada durabilir. Makalenin iddiası daha ince: Kavramsal
açıklama, "beytambal"ın taşıdığı duygulanımsal artığı kapatmaya
yetmiyor. Burada bir kronoloji iddiası taşımıyorum; "Beytambal"
fragmanının ne zaman yazıldığı bilinmiyor, Yüzeybilim'in fragmanları tarihsiz
ve tematik olarak düzenlenmiş, "önce" ya da "sonra"
yazıldığına dair bir kanıt yok elimde. İddia ettiğim, iki metnin hangi sırayla
kaleme alındığı değil, yan yana okunduklarında "yerlilik" kavram
olarak reddedilmişken "beytambal" olarak, imge hâlinde,
hesaplaşılmamış biçimde varlığını sürdürdüğü; ikinci ölçüt, kapanmama, bu
artığın ısrarında karşılanıyor, iki konumun çelişmesinde değil.
Dolaylı Eylem'deki "Yüzeydeki Çatlak" denemesi, önce Birikim'de
yayımlanmış, aynı değerlendirme geriliminin izini üçüncü bir kayıtta sürdürmeyi
mümkün kılan bir metindir (Baker, 2012, s. 261-272). Metin, bölünmüş kentleri
(Berlin, Kudüs, Saraybosna, Lefkoşa) "bir ayrılmanın, bir eksikliğin, bir
kopukluğun öyküsünü" anlatan yerler olarak tanımlayarak açılır (Baker,
2012, s. 261), "yüzey" ile "derinlik" arasında
Yüzeybilim'in başlığını önceleyen bir karşıtlık kurar, Braudel'i ve Virilio'yu
tartışmaya katar (Baker, 2012, s. 263-264). Denemenin ilk altbölümü ("I.
Hayalet Şehir"), Baker'in en unsantimantal siyasi analizlerinden birine
dönüşür: "Kıbrıslı Türk milliyetçiliği" bir "sözde"
milliyetçilik ilan edilir, ticaret elitinin gerçek "anavatanının"
Londra olduğu, bugünkü devletin "bir karikatür albümü" olduğu,
sonraki altbölümlerde savunulur (Baker, 2012, s. 267-269). Ama metnin ilk
altbölümü, hem açılışta hem kapanışta, bu kişisel olmayan analize kişisel bir
çerçeve koyar: Rumlardan miras kalmış evlere göçen yeni sakinlerden söz
ederken, mülkiyetin devrinin "beytambal"ı andıran bir dolaylılıkla,
sahiplenilmeden el değiştirdiğini örtük biçimde gösterir (Baker, 2012, s. 265),
altbölümü de açıkça kendi kanaatine bağlayarak kapatır: "bu yeni 'paryalar'ın
öyküleri belki de Kıbrıs'ın anlaşılmasında çok daha önemli bir yer tutuyor
bence" (Baker, 2012, s. 265). "Bence" kelimesi, "Hayalet
Şehir" altbölümünün tam bu kapanış noktasında, sesin konumunu bir kez daha
değiştiriyor; tek başına bu kiplik belirteci yeterli bir kanıt sayılmamalı,
cümlenin geri kalanı da aynı yönde çalışıyor. "Belki de" kipliği,
denemenin baskın dolaysız önerme dilinden ayrılan belirgin bir tereddüt anı
yaratıyor; metnin geri kalanında, "Kıbrıslı Türk milliyetçiliği sözde bir
milliyetçiliktir" ya da "bugünkü devlet bir karikatür albümüdür"
türünden, kuramsal-siyasi analiz Baker'in doğrudan, kip belirteci taşımayan
önermeleriyle ilerler. "Öyküleri" sözcüğü de dikkat çekicidir:
Kentsel ve siyasal yapıları çözümleyen metin, bu noktada açıklamanın ağırlığını
soyut kategorilerden bu yapıları yaşayan kişilerin aktarılabilir deneyimlerine
kaydırır. "Yeni" sıfatı ile tırnak içindeki "paryalar"
sözcüğü ise ironik bir mesafe kuruyor, hem ciddiye alınan hem de bir yafta
olarak işaretlenen bir kategori. Bu dört gösterge, kiplik, sözcük seçimi,
tırnak işareti ve genel kanaate bağlanan bir önerme, birlikte,
"beytambal" fragmanıyla aynı imgenin birebir tekrarı değil, aynı
değerlendirme geriliminin yeni bir kayıtta, mülkiyetin sahiplenilmeden devri
üzerinden, yeniden belirmesi olarak okunmalı: Miras, sahiplik, yararsızlık ve
istenmeden devralma, üç metinde de bir arada.
Burada "miras" ve "beytambal" sözcüklerinin yalnızca
metaforik bir yük taşımadığını, Kıbrıs'ın somut bir mülkiyet tarihine gönderme
yaptığını kısaca belirtmek gerekiyor. 1974'teki nüfus hareketinin ardından,
adanın kuzeyinde kalan Rum mülkleri, güneye geçen Kıbrıslı Türklerin bıraktığı
mallara "eşdeğer" sayılarak yeniden dağıtılmış, bir kısmı da sonradan
Türkiye'den gelen göçmenlere tahsis edilmiştir. Bu mülklerin hukuki statüsü
bugün de çözülmüş değil: 1989'da açılan Loizidou davasının ardından, 2005'te kurulan
Taşınmaz Mal Komisyonu hâlâ tazminat, takas ve iade başvurularını görmeye devam
ediyor. Baker'in "miras kalıp hiçbir işe yaramayan mal" dediği şey,
demek ki, yalnızca bir imge değil, adada yaşayan herkesin bir biçimde içinde
bulunduğu, uluslararası hukukta bugün de tartışmalı kalan bir mülkiyet
rejiminin adı.
Bu bağlantının gücünü sınamanın bir yolu da, aynı metnin başka bir
yerinde aynı temayı farklı bir kayıtta göstermek. Yüzeydeki Çatlak'ın ikinci
altbölümü ("II. Arastanın Çöküşü"), Kıbrıs, milliyetçilik ve Kıbrıs
Türk ticaret elitinin çıkarları üzerine sayfalarca sürer, Evkaf idaresinden
loncalara, Osmanlı'dan devralınan kamusal yaptırım araçlarından
"sözde" milliyetçiliğin ticari kökenlerine kadar geniş bir
tarihsel-iktisadi çözümleme sunar (Baker, 2012, s. 266-267). Bu altbölümde tek
bir "bence," "belki de" ya da ironik tırnak işareti yok;
ses baştan sona kişisel olmayan, kaynak gösteren, önerme kuran bir analistin
sesi. Kıbrıs ve milliyetçilik teması, demek ki, tek başına duygulanımsal bakiye
üretmiyor; üreten şey, mülkiyetin sahiplenilmeden devri ile kişisel bir konuma
geçişin aynı anda gerçekleştiği, "Hayalet Şehir" altbölümünün son
paragrafı gibi özel anlar.
Üç metin birlikte okunduğunda üçüncü bölümün üç ölçütü de karşılanmış
oluyor: Tür göçü var, aynı gerilim denemede, fragmanda ve siyasi-güncel dergi
yazısında ayrı ayrı karşımıza çıkıyor; kapanma yok, "yerlilik" kavram
olarak reddedilirken "beytambal" ve "paryalar" imge hâlinde
varlığını sürdürüyor; ses konumu değişiyor, kuramsal analiz kişisel itirafla,
kişisel itiraf kuramsal analizle aynı külliyatta yan yana duruyor. Bu üçlü,
doğrudan/dolaylı eylem karşıtlığının karşılamadığı ölçütleri karşılıyor,
dolayısıyla makalenin duygulanımsal bakiye iddiasının asıl kanıtı burada
duruyor.
İki örneği bir arada görmek için aşağıdaki tablo, bulguları özetlemekten
çok, farklı ağırlıklarını görünür kılmak amacıyla düzenlendi:
|
İmge/Gerilim |
Metinler |
İlk İşlev |
Sonraki Dönüşüm |
Ölçütler |
Sonuç |
|
Doğrudan/dolaylı
eylem |
Dolaylı
Eylem (giriş, üçüncü bölüm), Beyin Ekran ("Uzak-Doğu'nun Sineması") |
Vernant
ve Haudricourt'tan devralınan antropolojik ayrım |
Fransız
yeraltı siyasetine, ardından sinema eleştirisine uygulanır |
Tür
göçü var; kapanma ve ses değişimi yok |
Kavramsal
süreklilik (karşılaştırma durumu) |
|
Beytambal
/ Yerlilik / Yüzeydeki Çatlak |
Yüzeybilim,
Aşındırma Denemeleri, Dolaylı Eylem |
Çocukluk
anısı ve dilsel miras |
Kavram
olarak reddedilir, duygulanım olarak döner, siyasi-kentsel analize genişler |
Üçü
de karşılanıyor |
Duygulanımsal
bakiye (asıl örnek) |
6. Baker Üzerine Yazılanlarda Bir Boşluk
mu?
Bu iddianın yeni olduğunu söylemeden önce, mevcut ikincil literatürle
gerçekten temas kurmak gerekiyor; aksi hâlde yenilik iddiası havada kalır.
Baker'in vefatının ardından kendisine ayrılan Teorik Bakış dergisinin özel
sayısı, sekiz ayrı katkı barındırıyor (Teorik Bakış, 2015); bunlardan, bu
makalenin kavramlarına en yakın duran çalışma, ayrıntılı olarak incelenmeyi hak
ediyor.
Harun Abuşoğlu'nun "Ulus Baker'in Montaj-Düşünce İmajı"
başlıklı yazısı, Descartes'ın cogito'sundan başlar, Kant'ın öznenin kendi
varlığını kanıtlayamadığı eleştirisinden geçer, Foucault'nun özneyi söylemsel
ve söylemsel-olmayan pratiklerin kurduğu yönündeki tezine uğrar, Foucault'nun
Blanchot üzerine yazdığı "Dışarı Düşüncesi" denemesindeki
"konuşuyorum" kipliğine varır: Burada "düşünüyorum" konuşan
özneyi kuşkuya yer bırakmayan bir kesinliğe götürürken, "konuşuyorum"
tam tersi yönde işleyip özneyi geriletir, dağıtır ve yalnızca boş yerini ortaya
çıkarır (Abuşoğlu, 2015, s. 54-56). Abuşoğlu bu soykütüğü, Baker'in
"toplumsal tip" kavramına bağlar: Bir toplumsal tip, sosyal
bilimcinin kuramsallaştırmasından önce toplumun kendisi tarafından "görülmesi"
gereken bir "imaj" olmalıdır (Kanaatlerden İmajlara, s. 97, 101-2,
125; akt. Abuşoğlu, 2015, s. 59). Abuşoğlu'na göre Baker, böyle bir
"montaj-düşünce imajı"nın, hayatın fragmanter sunduğu bir çağda zaman
parçacıklarını kristalize ederek sosyolojik tahayyüle yeniden bir yol
açabileceğini, bunun da Vertov'un Sine-Göz kuramında ve Deleuze'ün "yersiz
yurtsuzlaşma" kavramında zaten mevcut olduğunu ileri sürer (Abuşoğlu,
2015, s. 59-60).
Bu soykütük kıymetli, ama bu makalenin sorusundan farklı bir soruya cevap
veriyor: Abuşoğlu, Baker'in "özne-nesne" sorununa getirdiği çözümü
felsefe tarihi içinde konumlandırmayı amaçlıyor, Baker'in kendi cümlelerinin
zaman içinde, kitaptan kitaba nasıl bir doku kurduğunu sormuyor. Bu makalenin
özgünlük iddiası, sekiz katkının tamamı üzerinden değil, ayrıntılı olarak
incelediği üç çalışma üzerinden temellenir: Abuşoğlu'nun (2015) montaj-düşünce
sorusu, Demirkaya'nın (2015) armağan ve çifte hırsızlık üzerine yazdıkları,
Akay'ın (2015) teori-pratik geçişleri konu edinen yazısı, üçü de duygulanımsal
bakiye sorusunu doğrudan sormuyor, ama sorunun sorulabilmesi için gereken
kavramsal zemini hazırlıyorlar. Koçak'ın (2000) üslup odaklı okuması, aynı özel
sayının dışında kalsa da, bu üçlüye eklenmeli; dördü birlikte, bu makalenin en
çok borçlandığı literatürü oluşturuyor. Özel sayının geri kalan beş katkısını
(Erzen'in estetik-sosyoloji ilişkisi, Wolfe'un duygu(lar) siyaseti üzerine
yazdıkları, Uslu'nun "hissedilebilir filmler" meselesi, Koyuncu'nun
Spinoza'da ortak kavramlar okuması, Atay'ın Baker-Deleuze karşılaştırması) bu
makale ayrıntılı olarak incelemedi; bu nedenle bunların da külliyat içi
tekrarları soru hâline getirmediğini iddia etmek yerine, yalnızca konu
başlıklarının farklı bir yöne, Baker'i kuramsal bir soyağacına (Spinoza,
Deleuze, Vertov) yerleştirmeye işaret ettiğini not etmekle yetiniyorum.
Teorik Bakış'ın dışında birkaç kaynak daha bu haritaya eklenmeli. Zeliha
Kapukaya'nın (2023) makalesi, ikinci bölümde tartıştığım gibi, Baker'in
"Azınlık Edebiyatı Nedir?", "Meczup Edebiyatı" ve
"Ulusal Edebiyat Nedir?" yazılarını doğrudan edebiyat araştırmaları
açısından ele alır ve bu üç metnin "sosyoloji sahasında olduğu gibi
edebiyat araştırmacıları tarafından da dikkate alınması gerektiğini"
savunur (Kapukaya, 2023, s. 66). Kapukaya'nın çalışması, Baker'in edebiyatla
ilgisinin literatürde hiç fark edilmediği yönünde bir iddia kurmayı zaten
imkânsız kılıyor; ikinci bölümde böyle bir iddia kurmadığımı zaten
netleştirmiştim. Birikim dergisi de, 2017'de, Baker'in vefatının onuncu
yılında, "Ulus Baker'i anarken: Arzu, ideoloji, politika" başlıklı
bir dosya yayımlamış (Birikim, 339, Temmuz 2017); bu dosyada Serhat Celâl
Birdal Baker vesilesiyle ideoloji kavramını, Hakan Yücefer ise Baker'in doktora
tezindeki Spinozacı sevinç kavramını tartışıyor (Birdal, 2017; Yücefer, 2017).
Şükrü Argın'ın da aynı dosyaya bir katkısı var, ama başlığını ve içeriğini
güvenilir biçimde doğrulayamadığım için burada bir iddia kurmuyorum. Onur Eylül
Kara'nın derlediği Ulus Baker'i Okumak (2021), 2015 Nisan'ında Ankara'da
başlayan "Ulus Baker Okumaları" adlı toplantı dizisinden, toplam otuz
okumadan seçilerek oluşturulmuş, on dokuz makale barındıran bir kitap; bu
toplantılarda bir katılımcı bir Baker metnini seçip kendi okumasını sunuyor,
ardından tartışma açılıyordu (Kara, 2021, s. 10, 14). Kitabın giriş yazısı ve
içindekiler sayfası elimde; on dokuz makalenin tam metnine henüz ulaşamadım, bu
nedenle aşağıdaki gözlemler Kara'nın kendi tasvirine dayanıyor, makalelerin
bizzat okunmasına değil; bir çalışmanın "ortak bir ses tonu"
aradığını Kara'nın tasvirinden bilmek, o çalışmanın bu makalenin sorusuyla ne
ölçüde örtüştüğünü kesinleştirmiyor, yalnızca nereye bakmam gerektiğini
gösteriyor. Eylem Canaslan'ın Descartes üzerine yazısı, Baker'in Descartes'la
konuştuğu metinlerin çoğunu katederek ortak bir duyguyu, yaygın bir "ses
tonu"nu arıyor (Kara, 2021, s. 16); bu, konusu farklı olsa da, yöntem
olarak beşinci bölüme yakın duruyor, birden fazla metni tek bir ses arayışıyla
tarıyor. Ahmet Gürata'nın "Sinema ve Jest" yazısı, bu makalenin de
ikinci bölümde kullandığı aynı fragmanı, Balzac ve Tolstoy'a yaptığı
göndermeyle birlikte, Agamben üzerinden de okuyor (Kara, 2021, s. 18); bu
örtüşme, en azından, "Sinema ve jest"in bağımsız okurlarca da dikkat
çekici bulunduğunu doğruluyor.
Kara'nın kendi girişi de, ayrı bir veri olarak, dikkate değer. Kara,
Baker'in metinlerini "herhangi bir yerden açılmış, hiç kapanmamış bir
parantez" olarak tarif eder (Kara, 2021, s. 13); bu ifade, üçüncü bölümde
önerdiğim "kapanmama" ölçütüyle çarpıcı bir yakınlık taşıyor,
bağımsız bir okurun, farklı bir bağlamda, benzer bir gözlem yapmış olması bu
makalenin sezgisini destekliyor. Yine de Kara'nın gözlemi Baker'in genel
üslubuna ilişkin bir izlenim, bu makalenin önerdiği türden, metinler arası
spesifik bir imge takibi değil.
Bu belirsizlik karşısında makalenin özgünlük iddiasını en temkinli
biçimiyle kurmak gerekiyor: Erişebildiğim ve ayrıntılı olarak inceleyebildiğim
çalışmalar arasında, Baker'in külliyatının bu makalenin sorduğu türden bir doku
sorusunu doğrudan ele alan bir çalışmaya rastlamadım. Bu, "literatürde hiç
sorulmamıştır" iddiasından daha zayıf ama daha savunulabilir bir cümle;
Ulus Baker'i Okumak'taki on dokuz katkıdan biri, özellikle Canaslan'ın yazısı,
bu soruyu zaten sormuşsa, bu makalenin özgünlük iddiası ona göre daraltılmalı.
7. Efsaneden Metne
Baştaki soruya dönersek: Doğum yerinin belirsizliği, Baker'in
metinleriyle kurduğumuz ilişkinin küçük ama sadık bir simgesi, analitik değil
retorik bir bağ; bu makalenin yöntemsel yükünü taşıması beklenmemeli, yalnızca
bir giriş kapısı olarak iş görüyor. "Kendi galaksisinde yaşayan bir
dahi" anlatısı, onu tanımış olanlar için gerçek bir şefkat taşır, ama
tanımamış olan, sadece kitap rafında birkaç cilt bulan bir okura hiçbir şey
vaat etmez; tanıklık talep eder, oysa elimizde sadece metin vardır. Koçak'ın yazısını
kapattığı cümle bunu, belki farkında olmadan, itiraf eder: "Hem sonra, her
zaman gidip Baker'in kendisini bulma imkânımız da var" (Koçak, 2000, s.
255). Bu makalenin denediği, tam tersi bir bahis oldu: Baker'i
"bulma" ihtiyacı duymadan, yalnızca metinleri üçüncü bölümde önerilen
ölçütlerle yan yana koyarak da bir şey görülebilir mi?
Sınırlı ölçüde görülebileceğini düşünüyorum. Doğrudan/dolaylı eylem
karşıtlığı tek başına bir kavramsal sürekliliktir; beytambal, yerlilik ve
Yüzeydeki Çatlak üçlüsü ise üç ölçütü birden karşılayarak kapanmayan bir
duygulanımsal bakiye bırakıyor; Sanat ve Arzu'daki terim değişikliği ise
bambaşka bir düzeyde, üretim sürecinin izini taşıyor. Bunların hepsini bir
anlatı saymak, kaçınmaya çalıştığım mistifikasyonu üslup düzeyinden kurgu
düzeyine taşıyarak yeniden üretmek olurdu; bu nedenle iddiayı geniş külliyata
değil, sınırlı ama yakından okunmuş bir kesite dayandırdım. Edebiyat
eleştirisinin en eski aracı olan yakın okuma, burada da iş görüyor; farkı, bu
aracın Baker'e, hep başka bir vitrine (sosyoloji, siyaset felsefesi, sinema
kuramı) konmuş bir yazara, nispeten seyrek uygulanmış olmasıdır.
Bu çerçeveden bakıldığında, gelecekteki bir Baker okumasının neye
ihtiyacı olduğu da netleşiyor: Dördüncü ve beşinci bölümlerde önerilen tabloyu
genişleterek, geri kalan metinlerde (Kanaatlerden İmajlara, Siyasal Dilde Huzur
Söylemi, Sanat ve Arzu'nun ders içerikleri) aynı üç ölçütü sınayan, sistematik
bir haritalama. Böyle bir harita, elimizdeki hâliyle, biri karşılaştırma
durumu, öbürü asıl örnek olmak üzere yalnızca iki durağı işaretlenmiş bir
taslaktır; belki de "beytambal" sözcüğünün kendisi kadar, sahibi
henüz belirsiz bir miras olarak duruyor, tıpkı Baker'in yazdığı gibi,
"miras kalıp hiçbir işe yaramayan" (Baker, 2009, s. 471) bir mal
olarak. Bu makalenin iddiası, o mirasın yararsız olmadığı, sadece henüz
sistematik biçimde işletilmediği yönünde.
Kaynakça
Açık,
T. (2014). Editörün notu. İçinde U. Baker, Sanat ve arzu (s. 9-12). İletişim
Yayınları.
Abuşoğlu,
H. (2015). Ulus Baker'in montaj-düşünce imajı: Düşünüyorum, konuşuyorum,
görüyorum-düşünüyorum. Teorik Bakış, 6, 54-62.
Adanır,
E. (2019, 14 Temmuz). Filozofumuz Ulus Baker anısına... Yeni Düzen.
https://www.yeniduzen.com/filozofumuz-ulus-baker-anisina-14233yy.htm
Akay,
A. (2015). Teori ile pratik arasında geçişler. Teorik Bakış, 6, 5-11.
Baker,
U. (2000). Aşındırma denemeleri. Birikim Yayınları. (Yerlilik: Bir Aşındırma
Denemesi, özgün baskı Birikim, 111-112, Temmuz-Ağustos 1998)
Baker,
U. (2009). Yüzeybilim: Fragmanlar (E. Berensel, Der.). Birikim Yayınları.
Baker,
U. (2010). Kanaatlerden imajlara: Duygular sosyolojisine doğru (H. K. Abuşoğlu,
Çev.). Birikim Yayınları.
Baker,
U. (2011). Beyin ekran (E. Berensel, Der.). Birikim Yayınları.
Baker,
U. (2012). Dolaylı eylem (E. Berensel, Der.). Birikim Yayınları. (Yüzeydeki
Çatlak, özgün baskı Birikim, 77, Eylül 1995, s. 12-17)
Baker,
U. (2014). Sanat ve arzu (T. Açık, Ed.). İletişim Yayınları.
Baker,
U. (2020). Siyasal dilde huzur söylemi: İslam'da huzur, söylem ve kanaat (O. E.
Kara, Çev.). İletişim Yayınları.
Birdal,
S. C. (2017). "Hissedebiliyor musunuz?": Ulus Baker vesilesiyle
ideoloji kavramının bir eleştirisi. Birikim, 339, 8-19.
Deleuze,
G. ve Parnet, C. (1990). Diyaloglar (A. Akay, Çev.). Bağlam Yayıncılık.
Demirkaya,
E. (2015). Ulus Baker'in armağanı. Teorik Bakış, 6, 102-113.
Detay
Kıbrıs. (2020, 13 Temmuz). Kıbrıslı düşünür Ulus Baker'in ölüm yıl dönümü.
Detay Kıbrıs.
https://www.detaykibris.com/kibrisli-dusunur-ulus-bakerin-olum-yil-donumu-194082h.htm
Forster,
E. M. (2001). Roman sanatı (Ü. Aytür, Çev.). Adam Yayınları. (Özgün eser
1927'de yayımlanmıştır)
Kapukaya,
Z. (2023). Ulus Baker'in azınlık (minör) edebiyatı, meczup edebiyatı ve ulusal
edebiyat üzerine yazıları. Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü Dergisi, 20(51), 66-76.
Kara,
O. E. (Der.). (2021). Ulus Baker'i okumak. İletişim Yayınları.
Koçak,
O. (2000). "Ulus Baker yazısı"nın peşinden. İçinde U. Baker,
Aşındırma denemeleri (s. 251-255). Birikim Yayınları.
Soylenti
Dergi. (2020, 4 Ocak). Kendi galaksisinde yaşayan bir sosyolog: Ulus Baker.
Soylenti Dergi.
https://www.soylentidergi.com/kendi-galaksisinde-yasayan-bir-sosyolog-ulus-baker/
Teorik
Bakış. (2015). Ulus Baker özel sayısı (Sayı 6). Sel Yayıncılık.
Yaz
Hocam. (2021, 25 Aralık). ODTÜ'den geçenler: Ulus Baker. Yaz Hocam.
https://yazhocam.com/one-cikanlar/odtuden-gecenler-ulus-baker/
Yücefer,
H. (2017). Spinoza'nın sevincine nereden gidilir? Birikim, 339, 20-38.
No comments:
Post a Comment